OSMANLI TÜRK’E NASIL BAKIYORDU? (5)

0
164

Atatürk bir yurt gezisi sırasında, köylüye karşı beslediği saygıyı, Tarsus çiftçilerine verdiği bir demeçte de şöyle dile getirir: “Şimdiye kadar, yani üç buçuk yıl öncesine kadar vatanın birçok unsurları içinde en zahmet, güçlük, acı çeken sizdiniz. Herkesten çok çalışan siz olduğunuz hâlde, en çok sıkıntıyı çeken sizdiniz. Bunun sebebi kimsenin sizinle ilgilenmemesi idi.  Sizi düşünen pek az kimse vardı… Sizi ne zaman düşünürlerdi, bunu pek iyi bilirsiniz. Sizi ya  savaş olunca, ya hazineleri doldurmak için hatırlarlardı… Sizin emeğinizden, fedakârlığınızdan başkaları faydalanırlardı. Artık bundan sonra böyle olmayacaktır. Çünkü her şeyden önce kendinizi düşünecek, kendi evinizi onaracak, kendi geçiminizi sağlayacak, ikinci derecede başkalarını düşüneceksiniz… Bundan sonra da daha iyi çiftçi ve daha iyi  asker olacağız” (Kinross, “Atatürk”,  s. 559).

12 Kasım 1937’de çıktığı Doğu ve Güneydoğu Anadolu gezisinden dönerken gördüğü tablodan etkilenerek Sabiha Gökçen’e trende şunları söyler: “İnsan ömrü yapılacak işlerin büyüklüğü ve zorluğu karşısında çok cüce kalıyor. Gökçen, geçtiğimiz yerlerde fabrikalar görmek istiyorum, ekilmiş tarlalar, düzgün yollar, tertemiz sağlıklı insanların yaşadığı evler… Büyük yemyeşil ormanlar görmek istiyorum; gürbüz çocukların, iyi giyimli çocukların, yüzleri sararmamış, dalakları şiş olmayan çocukların okuduğu okullar görmek istiyorum… İstanbul’da ne varsa, Ankara’ya ne medeniyet getirmeye çalışıyorsak, yurdumuzun her tarafını aynı medeniyete kavuşturalım istiyorum…. Ben yapabildiğim kadarını yapayım, sonra ne olursa olsun demek yok benim kitabımda.  Geleceği, geleceğin Türkiye’sini, geleceğin halkını düşünmek benim görevim.  Bir iş aldık üzerimize, bir savaşın üstesinden geldik, şimdi ekonomik alanda   savaş veriyoruz,  daha da vereceğiz… Bu heyecanı yaşatmak, bu heyecanın ürünlerini görmek gerek” (Metin Aydoğan, “Bitmeyen Oyun”, s. 324).

İşte Atatürk’ün bu millete bakışı buydu. O Türk Milleti’ne sevdalıydı. Zaten bütün varlığını da Türk Milleti’ne bırakmadı mı?  Osmanlı’nın, ihmali nedeniyle yüzlerce yıl büyük perişanlık yaşayan Türk Milleti O’nun sayesinde millî kimlik bilincine ulaşmıştır.
Yakup Kadri, eski rejim erkânından birisinin kendisine Atatürk hakkında şunu söylediğini yazar: “Tarihimizde, bu kadar büyük bir psikolog tanımıyorum. Milletin ruhunu avucunun içi gibi biliyor!” Yakup Kadri de bunu doğrular ve şunu ekler: “Hiçbir fert, mensup olduğu milletle onun kadar kaynaşıp birleşmemiştir. Milletin bütün ıstıraplarını kendi vücudunda hissetmiş; milletin neyi istediğini, neyi istemediğini, ne düşünüp, neden şikâyet ettiğini, kendi beyninin hareketlerinde ve kendi vicdanının feveranlarında keşfedip anlamıştır” (Atatürk, s. 73).
Kendisi için övgü dolu sloganlar üretmek isteyenlere, önerdiği slogan şudur: “Atatürk bizden biridir!”
Kendisine asalet unvanlarından söz eden Romalı komutana, Hun İmparatoru  Attilâ’nın verdiği şu cevaptan çok etkilendiği bilinir. “Ben de, büyük ve asil bir milletin evlâdıyım!” Nitekim, bir  konuşmasında “Benim hayatta yegâne fahrim, servetim Türklükten başka bir şey değildir”  diyecektir.
Bu yüce milleti yeniden ‘Ümmetleştirerek’ Millî Birliğimizi pekiştireceklerini zannedenler, Atatürk’ün şu sözlerini dikkatle okumalıdırlar: “Biz milliyet düşüncelerini uygulamakta çok gecikmiş ve çok savsaklamış bir milletiz. Bunun zararlarını çok çalışmakla kapatmağa uğraşmalıyız. Bilirsiniz ki, milliyet  kuramını, milliyet ülküsünü eritmeğe çalışan görüşler dünya üzerinde uygulama yeteneği bulamamıştır. Şundan ki, tarih, olaylar, gözlemler hep insanlarla milletler arasında, hep milliyetin egemen olduğunu göstermiştir. Milliyet ilkesine karşı olan büyük ölçüde eylemci denemelere rağmen,  yine millet duygusunun öldürülemediği ve yine güçlü olarak yaşadığı görülmektedir. Özellikle bizim milletimiz, milliyetini unutuşunun çok acı cezalarını gördü. Osmanlı İmparatorluğu içindeki çeşitli milletler hep millî inanışlara sarılarak, milliyet ülküsünün gücüyle kendilerini kurtardılar. Biz ne olduğumuzu, onlardan ayrı ve onlara yabancı bir millet olduğumuzu sopayla içlerinden kovulunca anladık. Anladık ki, suçumuz, kendimizi unutmaklığımızmış. Dünyanın bize saygı göstermesini istiyorsak, önce kendi benliğimize ve milletimize bu  saygıyı  duygu, düşünce ve davranışta gösterelim. Bilelim ki, millî benliğini bulamayan milletler, başka  milletlerin şikarıdır (Kutsal Barış, s. 353)!
Yakup Kadri’nin Atatürk’ün Türk Milleti’ne olan bağlılığı hakkındaki şu sözlerini, insanın gözleri yaşarmadan okuması mümkün müdür: “O, Türk Milleti’nin daima tetikte, uyanık şuûru idi. Türk Milleti, onda tek bir adam hâline inkılâp etmişti.  Bütün duygululuğu, bütün dehâsı, bütün enerjisi millî faziletlerimizin bir hülâsası gibiydi.  Öyle ki, Türk Milleti’nin mânevî vasıflarını incelemek isteyen herhangi bir ecnebi tetkikçi, Atatürk’ün şahsında bu vasıfların bütün karakterlerini toplanmış bulabilirdi. (….) Türklüğü, bütün Türk olan şeyleri, dindarane bir aşkla sevdiğini biliyoruz ve eminiz ki, dünyaya gözlerini kaparken ‘Asil Soy’un ebediyeti içinde eriyip gittiğine îmânı vardı” (Yakup Kadri Karaosmanoğlu, “Atatürk”, s. 108).

 Ziya Gökalp, Atatürk’ün Türk Milliyetçiliği açısından önemini şu sözlerle vurguluyor: “Evvelce, Türkiye’de Türk Milleti’nin hiçbir mevkii yoktu. Bugün her hak Türk’ündür. Bu topraktaki hâkimiyet Türk hâkimiyetidir.  Siyasette, kültürde, iktisatta hep Türk halkı hâkimdir. Bu kadar kati ve büyük inkılâbı yapan zat, Türkçülüğün en büyük adamıdır. Çünkü düşünmek ve söylemek kolaydır. Fakat yapmak ve bilhassa muvaffakiyetle neticelendirmek çok güçtür.”
Falih Rıfkı da, Atatürk’ün milliyetçilik anlayışı hakkında şu değerlendirmeyi yapıyor: “Aslâ siyasî ırkçı ve Turancı değildi. Türkiyeci, Türkiye Türkçüsü idi.  Sonradan dil ve tarih bakımından o kadar sarıldığı milliyetçilikte Asya’ya doğru ve geriye doğru bakmazdı.  Bu meselelerle de sonradan ilgilenmiştir. Mustafa Kemal, büyük bir realistti. Siyasette ütopyacı zaaflarına düşmekten kaçardı. Ziya Gökalp, tanıdıktan sonra Mustafa Kemal’e hayran kalmıştır. Çünkü devrimci olarak, en ileri Türkçülerin bile kurtulacaklarını sanmadıkları Ortaçağ müesseselerini bir hamlede yıkmış ve Türk Milliyetçiliğine engin ufuklar açmıştı. Kurtuluş devri nihayet bulduktan sonra, devrimcilik eseri,  ilk zamanlar hatıra gelmeyen hayret verici ‘tecanüs’ gösterecek ve ileri Türkçüler bütün harekete ‘Kemalizm’ ismini vereceklerdir”(Çankaya”, s. 369).
Türkçülüğün en saygın isimlerinden biri olan Yusuf Akçura, Türk Milliyetçiliği bakımından Atatürk’ün önemini şu sözlerle belirtiyor: “Türkiye Cumhuriyeti’nin, başta Büyük Millet Meclisi adı ile, sonra da gerçek adı ile kurulması, Türk Milliyetçiliği açısından Türkçülük ideallerinin gerçekleşmesi demektir. Çoğu Türkçülerin belki hayatlarında gerçekleşeceğini ümit bile etmedikleri ideal, bir Türk dâhisinin gücüyle gerçek olmuş, Millî Türk Devleti kurulmuştur!”
Yakup Kadri Karaosmanoğlu, Atatürk’ün ‘Tam Bağımsızlık’ ve Batı ülkeleriyle ‘Tam Eşitlik’ anlamında  şoven denilecek kadar milliyetçi olduğunu söylüyor. O’nu anlayamayan birçok Türk aydını, bugün pişmanlıklarını ifade etmektedir.  Aziz Nesin, bu pişmanlığını şu sözlerle dile getirmektedir: “Atatürk’ü, ancak ölümünden on yıllarca sonra anlamaya ve büyüklüğünü kavramaya başladım. Bugün, vaktiyle onun hakkında söylediklerim ve yazdıklarımdan utanıyorum!”
Türk Milliyetçilerinin bayrak isimlerinden biri olan Nihal Atsız’ın, bu konuda oğluna söyledikleri de Aziz Nesin’in sözlerinden farklı değildir:
“Atatürk’e vaktiyle ne kadar insafsızca yüklendiğimizi ve onun pek çok konuda ne kadar haklı olduğunu ancak yeni yeni idrâk etmeye başlıyorum” (Yağmur Atsız,  Tercüman, 10.11.2003)!
Ne yazık ki, yakın tarihimizi ancak bize öğretildiği kadar biliyoruz! Karen Fogg’un,  “Türkler’i tarihlerinden koparmalıyız” sözü üzerinde hepimizin düşünmesi gerekir.

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu girin!
Lütfen adınızı buraya girin