• DOLAR
    7,6700
  • EURO
    8,9855
  • ALTIN
    468,97
  • BIST
    1,1710

TARİH! TARİH! TARİH!

TARİH! TARİH! TARİH!

Her bakımdan çok müthiş bir kontrol altındayız. Batı, vesayetinin sürmesi için her şeyi yapıyor. Sözde ülkemizin ‘demokratikleşmesi’ için mücadele eden Sivil Toplum Örgütleri ve ele geçirilmiş medya kuruluşları bu vesayetin sürmesine hizmet etmekteler. Millete önder olmak vasfını yitirmiş, Batı hayranı olarak yetişen devşirilmiş aydınlar, millî reflekslerini kaybetmiş siyasetçiler ve bürokratlar da Batı’nın değirmenine su taşıyorlar. Yaşadığımız dünyada, Batı’nın hâkimiyetini sarsabilecek fikirlerin özgürce ifade edilebileceği alanlar son derece sınırlı. Bunun için, halka duyurulmak istenilen gerçeklerin sürekli olarak dile getirilmesi gerekiyor. Çünkü öyle güçlü kontrol mekanizmaları kurmuşlar ki, bizim anlattıklarımız âdeta, deniz kıyısındaki ıslak bir kumluğa yazı yazmaya benziyor. Bir müddet sonra gelen küçük bir dalga yazılanları siliyor! Onun için tekrar tekrar, bıkmadan usanmadan yazmak; bıkmadan usanmadan anlatmak gerekiyor.
‘Kadim Dostumuz’ Amerika, I. Dünya Harbi sona erdikten sonra, Türkiye hakkında şu görüşlere sahipti: “Türkiye, Avrupa topraklarından yoksun bırakılmalı, yalnız Anadolu’da kalmalıdır. İstanbul milletlerarası bir himaye düzenine konulmalıdır. Boğazlar, milletlerarası bir yönetime verilmelidir. Ermenistan ve Suriye AÇIK PAZAR koşulları bozulmadan, en kısa sürede himaye altında özerk yönetime kavuşturulmalıdır.” Dikkat ediniz; manda yönetimi kuracakları yerlerde bile, SERBEST PAZAR düzenini öngörüyorlar!
“Milletlerin kaderlerini tayin hakkı” ilkesini savunma iddiasındaki Wilson, bu ilkenin, Türklere ve Müslümanlara uygulanmayacağının çarpıcı bir örneğini Filistin’de “Yahudi Yurdu” kurulması konusunda vermişti. İngiltere’nin, 1917 Balfour Bildirisi ile bunu tanımasından sonra, Siyonistlerin baskısıyla Wilson da, 1918 Ağustosunda, kişisel olarak Balfour Bildirisi’ni imzalamış ve böylece Müslüman Filistinlileri yurtlarından kovup, dışarıdan Yahudi göçmen getirmeye dayanan İsrail Devleti’nin temelleri atılmıştı. O tarihte Filistin’de 600 bin Müslüman, 75 bin Hıristiyan ve sadece 65 bin Yahudi yaşamaktaydı (Avcıoğlu, “Millî Kurtuluş Tarihi”, s. 304, 308)!
Zaman zaman, arkasında Filistin davasına verilen desteği zayıflatmak isteyenlerin olduğuna inandığımız, şöyle bir söylem dile getirilmektedir: “Filistinliler bu duruma gelmeyi hak ettiler. Çünkü onlar, Yahudilerin kendilerine yaptıkları çok cazip tekliflere dayanamayıp, topraklarını Yahudilere sattıkları için bu durumlara düştüler!” Hâlbuki, Yahudiler, bölgeden Türk askeri çekildikten sonra örgütlenerek ve Batılıların himayesi ve malî desteği ile bölgede terör estirerek, Filistin halkını yerlerinden yurtlarından ettiler. İnternete girin ‘Irgun’ diye tıklayın; Yahudilerin nasıl bir terör yarattıklarını görebilirsiniz. İsrail Devleti 14 Mayıs 1948’de kurulmuş; İsrail ordusu ise sadece 14 gün sonra, 28 Mayıs’ta oluşturulmuştur. Bu kadar kısa bir sürede bir ordu oluşturulması mümkün müdür? Demek ki, milletlerarası bir destek varmış!
Filistin halkı böyle bir desteğe hiçbir zaman sahip olmadı. Bir de bu mazlum halkı, Yahudilere topraklarını satmakla suçlamayalım çünkü bu büyük bir yalandır.
Amerikan Mandası taraftarı aydınlarımız, “Amerika’nın, Osmanlı Devleti’nin hükümranlık haklarını tanıyacağı, üstelik emperyalist bir amacı olmadığı” inanıyorlardı! Bu düşüncelerle, başta Halide Edip Adıvar, Ahmet Emin Yalman, Refik Halid Karay, Celâl Nuri İleri, Necmettin Sadak, Yunus Nadi gibi Osmanlı münevverleri Robert Kolej’de bir araya gelerek, 4 Ocak 1919’da “Wilson Prensipleri Cemiyeti”ni kurarlar. Halide Edip, daha sonra bu hatasını “Bütün dünyada kuvvetli bir etki yapan ve yenilmiş milletlere biraz umut veren Wilson prensipleri bizi de büyük çapta etkiledi” diye açıklayacaktır!
Türk Wilsoncular Birliği, manda taleplerini, 5 Aralık 1918 tarihinde Amerika Birleşik Devletleri Başkanı Woodrow Wilson’a verirler. Bu belgenin bazı önemli maddeleri şunlardır: 3. madde: Finans, tarım, endüstri, bayındırlık, eğitim bakanlıklarının her birine uzman yardımcıları ile birlikte bir Amerikan baş müsteşarı getirilecek, bu müsteşarlardan kurulu Amerikan Komis-yonu yeni esaslara göre, gereken reformları yapacak, yeni metotları getirecek, sosyal refah ve öğretimle ilgili bütün çalışmaları düzenleyecek ve tamamıyla idare edecektir.
5. Madde: Jandarma ve polis işleri bir Amerikan umumî müfettişine ve onun seçeceği memurlara bırakılacaktır.
6. Madde: Türkiye’nin her vilâyetinde, görevi, yerli idarede reform yapmak olan bir Amerikan baş müfettişi ile ona bağlı uzmanlar bulunacaktır.
7. Madde: Bu şekildeki yerli idare, her vilâyetin özel olarak ve en iyi yolda gelişmesi için Amerikan yardımı ile yürütülecektir.
8. Madde: Amerikan yönetimi en az on beş, en çok yirmi beş yıl sürecektir. Amerika’dan, yönetmesi istenen Türkiye’nin sınırları barış konferansında tespit edilecektir” (Falih Rıfkı Atay, “Çankaya”, s. 142).
İsmet Paşa’nın da, Erzurum’daki Kâzım Karabekir Paşa’ya gönderdiği 27.08.1919 tarihli mektubuyla Amerikan Mandasını savunduğunu hatırlatalım!
Falih Rıfkı, “Paris’te, Osmanlı Devleti’ni ortadan kaldırmak isteyenlerin, gerekçe olarak bu belgeyi yabancı dillere çevirmekten başka bir zahmetleri olmayacaktı. Sınırlarımızı bile, bizi medeniyetlerinden saymayanların keyiflerine bırakıyorduk. Kendi kendimizden kurtulmak istiyorduk” değerlendirmesini yapmaktadır.
Atatürk, Mazhar Müfit Kansu’ya, Mandacılar hakkında şu değerlendirmeyi yapmıştır: “Ahmaklar, memleketi Amerikan Mandasına, İngiliz Koruyuculuğuna bırakmakla kurtulacak sanıyorlar. Kendi rahatlarını sağlamak için bütün bir vatanı ve tarih boyunca devam eden Türk bağımsızlığını feda ediyorlar. Bu ne gaflet, ne körlük ve hattâ ne budalalık! İstanbul’un yüce kişileri de bu fikirde. İçlerinden biri çıkıp da, ‘Ya İstiklâl ya ölüm’ diyemiyor” (Avcıoğlu, “Millî Kurtuluş Tarihi”, s. 265)!
Ne acıdır ki, Amerika’nın bizi kurtaracağına inanan aydınlarımız, Amerika’nın, Ermenilerin ve Rumların da umudu olduğunu bilmiyorlardı!
‘Bunlar olmuş bitmiş şeyler’ diyemezsiniz. Benzer şeyleri tekrar tekrar yaşıyoruz çünkü tarihten ibret almıyoruz. Daha doğrusu tarihi bilmiyoruz ki, ibret alalım! Tarih diye bize bir sürü yalan yanlış şeyler öğretiliyor. Ne Sultan Abdülhamid’i ne de Atatürk’ü doğru tanıyoruz. İttihat ve Terakki Partisi nelere sebep oldu; bilmiyoruz! I. Dünya Harbi’ne girmek zorunda mıydık? Girmeseydik tarih nasıl yazılırdı? İstiklâl Harbi’ni nasıl kazandık? Zaferden sonra, başta Kâzım Karabekir Paşa olmak üzere, komutanlar ve eski İttihatçılar Atatürk’ü tasfiye için neler yaptılar? Komutanlar Atatürk’ün arkasında olsalardı, Musul’u kaybeder miydik? Atatürk, Plânlı Karma Ekonomi ile neleri başardı. II. Dünya Harbi’nden sonra Amerika’nın vesayeti altına nasıl girdik? Sovyet Tehdidi gerçek miydi yoksa kocaman bir yalan mıydı? Menderes Amerika’yı Rusya ile dengelemek istediği için mi devrildi?
Evet, eğer 27 Mayıs olmasaydı, Adnan Menderes Temmuz 1960’da. Rusya’ya, bir Ticaret Antlaşması imzalamak için gidecekti! Ne sol kesimin ve ne de rahmetli Menderes’in ardından gözyaşı dökenlerin bu konu üzerinde hiç durmamaları enteresan değil midir?
Bugün içinde bulunduğumuz çemberi parçalamak o kadar da zor değil. Yapacağımız tek şey tarihimizi doğru kaynaklardan öğrenmektir. Ünlü İngiliz filozofu Bacon, “Bilmek hâkim olmaktır” der. Bilen insanları hiçbir güç gayrimillî amaçlar için kullanamaz.
Yeni Başbakan Ahmet Davutoğlu’nu, “Abdülhamid Han’ın Ruhu” olarak tanıtıyorlar! Tarihimizi unutanlar için, Abdülhamid Han’ın, devletin varlığının ancak Türk’e dayanılarak korunabileceğine inandığını hatırlatalım! Bunlar, Türk Milleti bile diyemiyor!

Sosyal Medyada Paylaşın:

Düşüncelerinizi bizimle paylaşırmısınız ?

  • ÇOK OKUNAN
  • YENİ
  • YORUM