BİR FRANSIZ GAZETECİNİN HATIRALARI (3)

BİR FRANSIZ GAZETECİNİN HATIRALARI (3)

Fransız gazetecisi Şarl Mismer’in, Osmanlı coğrafyasında, 1868 yılında yaptığı seyahatine ilişkin hatıralarını vermeye devam edelim: Mismer’in, Mısır’dan sonra ziyaret ettiği Trablusgarp hakkındaki gözlemleri şöyle: “Sünnusîlik Trablusgarp’te çok yaygın ve hâkim tarikattı. Trablusluların Arap olmadığını söyleyeceğim. Her hâl ve hareketleri ile, Orta Asya orijinli oldukları anlaşılıyordu. ‘Berberîler kimdir, asılları nereye dayanıyor?’ eldeki tarih kitaplarında bilgiler bulamadım. Trablusgarp; ‘Osmanlı Garp Ocakları’ adını verdiği, Cezayir-Fas-Tunus’un öncesinde, Türk hâkimiyetine geçmiş olan belde. Anadolu’dan buraya büyük göçler olmuş. Yerlilerle kaynaşmışlar. Yeniçeriliğin kaldırılmasından önce burada bir de, Askerî idare kurulmuş. Halk yaşayış olarak da Araplara benzemiyor.”
Mismer de, görüldüğü gibi, Trablusgarp’taki derin Türk izlerini tespit etmiş. Ne yazık ki, büyük bir ilkesizliğin hâkim olduğu siyasetimizin, bugün bu izleri görebilmesi ve değerlendirebilmesi ne mümkün!
Mismer, seyahatinin sonunda şu hazin değerlendirmeyi yapmış: “Çok yer gezmiş, çok şey görmüştük. Yorulmuş, yorgunduk. Emin Çavuş, ancak bana arkadaşlıkla görebileceği beldeleri tanımış olmanın bahtiyarlığı içinde idi. Çok zaman, ‘Bütün bu diyarlar bizim Padişahımızın. Ne kudretli cedlerimiz var…’ diyordu. Tabiî ona, Anadolu’nun, Türklüğün bu yerler için harcandığını ve sıkıntı çektiğini anlatamazdım. Büyük ve kudretli devlet Türklüğün gururu idi. Gururu uğruna her fedakârlık göze alınırdı.”
Mismer, son ziyaret ettiği Kafkasya bölgesinden, bir gemi ile İstanbul’a dönerken de, şu hazin tespiti yapar: “Dolaştığım uçsuz bucaksız ülkelerin üzerinde Osmanlı sancağı dalgalanıyordu, ellerindeki nüfus tezkerelerine göre, Teba-ı şahane idiler. Fakat yaşayışları, düşünceleri, hattâ gayeleri başka başka idi. Türkler, hükümran devletin vecibelerini yerine getirmenin samimî cehdi içinde idiler. Bir gün gelip de bu yerlerden ayrılmaya mecbur bırakılırlarsa dünyanın düzeni ne olacaktı?”
Bir Fransız, Türkleri işte böyle tanımlıyor! Tarihten habersiz kimi zavallı aydınlarımız ise, papağan gibi, İngilizlerin Türk aydınlarını devşirmek için, bir psikolojik harp silâhı olarak kullandıkları, ‘Osmanlı Emperyalistti’ yalanını, hiç araştırmadan tekrarlıyorlar! Türklerin ayrılmak zorunda kaldığı topraklarda bugün, -aydınlarımızın hayran oldukları Emperyalist Devletlerin doymak bilmeyen hırslarının sebep olduğu- kan ve gözyaşı var!
Mismer, şaşılacak bir öngörü ile, bu coğrafyada, Osmanlı’dan sonra nelerin olacağını da yazmış! Hep birlikte nelerin olduğunu görüyoruz. Üstelik, bizim de katkımızla!
Mismer’in hatıratının son satırları da şöyle: “Dokuz günlük yolculuktan sonra İstanbul’un narin silueti uzaktan göründüğü zaman, Osmanlı İmparatorluğu bir başka kıymetti benim için. Varlığını dünya nizamı için cömertçe adamış, fakat kaderi nankörlükler ve inkârlar olmuş bir kıymet…”
Şarl Mismer İstanbul’da, Kudüs’te sık sık çıkan olaylar ve yabancıların Baskıları üzerine Fuat Paşa’ya şu çıkışı yapar: “Siz Müslüman Osmanlıların Kudüs’te işi ne? Başınıza türlü meseleler çıkıyor. Her türlü fedakârlığı omuzlamış barış varlığı olduğunuz hâlde, eninde sonunda kabahat sizin oluyor, ceremeyi siz ödüyorsunuz. Ne siyasî, ne ahlâkî taahhütünüz de yok. Bırakın asıl sahibi olduklarını iddia eden Katoliklere, Protestanlara, Ortodokslara ve nihayet ‘Buraları bize Allah’ın vaat ettiği topaklardır’ diyen Musevîlere.. Bakınız en kısa zamanda nasıl birbirlerine girerler ve sizleri ararlar…”
Fuat paşa içini çekmiş ve hayıfla başını sallayarak şunları söylemiş: “Hem de nasıl ararlar. Bunu bilmiyor değiliz. Gelgelelim, aklın ve mantığın gösterdiği yolda gidemiyoruz. Çünkü hakikaten oluk gibi kan dökülerek hudutlarımıza katılmış bu toprakları, sebepler ne olursa olsun harpsiz ve müdafaasız elden çıkarmak biz Türklerin tarihinde yoktur. Devlet anlayışımız da böyle bir karara imkân vermiyor!”
Mismer şu sözleri de, bir gerçeğin ifadesi değil mi: “Bu yolculuğumda akıl ve mantığımla inandım ki, Türkler yüz yıllarca şeklî idarelerinde bulunmakla beraber, ‘kendilerinin yapamadıkları’ birçok yerlerde, yalnızca haysiyet sahibi oldukları için duruyorlar ve bu yerlerin uğruna kanlarını döküyorlar.”
Bu sözler, bize, Cemal Paşa’nın Suriye Cephesinden dönerken, trenle geçtiği Anadolu’nun ıssız ve bakımsız kasabalarını gördükten sonra söylediği şu hayıflanmasını hatırlattı: “Keşke, o topraklara gösterdiğim ihtimamı Anadolu’ya gösterseydim!”
Anadolu’nun bu ihtimama ancak, Mustafa Kemal Atatürk’le kavuştuğunu da hatırlatalım!
Şarl Mismer İran Türkleri için şu acı bilgiyi verir: “Bab-ı Âli bunları unutmuştur. Hattâ tanımıyor. Fakat, onlar, evlerinde, Türkçe yazma-okuma öğreniyorlar ve genç kızlar, anne oldukları zaman öğrendiklerini çocuklarına da öğreterek millî varlıklarını sürdürüyorlar!”
Ne yazık ki, günümüzde de durum bundan farklı değil! İran nüfusun yarısı Türk olduğu hâlde, Atatürk’ten sonra bu ülkeyi yönetenlerin Batı yanlısı bir siyaset takip etmeleri yüzünden, bugün İran’la da ilişkilerimiz sorunludur.
Mismer’in hatıralarından kısa bir özet verdik. Bu özet bilgi de bile, Türklüğün, boş hayaller uğrunda nasıl harcandığının acı örneklerini bulabiliyoruz. Ne yazık ki, Türklük bu ülkedeki gerçek değerini ancak Atatürk’le birlikte bulacaktır.
Osmanlı İmparatorluğu döneminde, Türklüğün ezilmesi konusunda, Romen tarihçisi Jorga şu hazin değerlendirmeyi yapmış: “Bugüne kadar Rumların, Ermenilerin, Yahudilerin ayrıca 16. ve 17. yüzyıllarda yaşayan devşirmelerin haleflerinin hükmündeki İstanbul’da ve Rumeli’nin, Makedonya’nın ve Anadolu’nun köylerinde, beş yüzyıldan beri, atalarının cesareti ile kurulan devletin gidişatından tamamen soyutlanmış bir halk yaşamaktadır. Bu halk, Türk halkıdır. Jön Türklerin, misyonlarını yerine getirmek için yapabilecekleri en güzel hizmet, bu gayretli, namuslu, çalışkan ve kanaatkâr, son derece misafirperver, fedakâr ve dindar halkı, tefecilerin ve genelde başka soydan gelen memurların baskısından kurtarmak ve Fransızca kitaplar okumasa, gazete çıkarmasa ve mecliste bir konuşmanın ne anlama geldiğinin bilincinde olmasa da, bu halka tarihi rolünü geri vermektir” (Jorga; “Osmanlı İmparatorluğu Tarihi”, Cilt 5, s. 525).
Jorga İttihatçılardan bunu beklemişti fakat ne yazık ki, onlar bu milleti yok olmanın eşiğine getirdiler. Devşirmelerin ‘Etrak-ı bî idrak’ yani, ‘İdraksiz Türkler’ diye aşağıladığı, Emperyalist Devletlerin; Balkanlardan sonra Anadolu’dan da sürmeye kalktığı Türk Milleti’ni, yeniden ayağa kaldıran, hâkimiyetin sahibi yapan, bütün dünyanın saygı duyduğu bir millet hâline getiren Atatürk’tür. Fakat ne yazık ki, O’nun ölümünden sonra ülke yönetimine hâkim olan Tanzimatçı anlayış, devletimizin yeniden Emperyalist Devletlerin vesayeti altına sokulmasına ve Türk Milletinin yeniden, tarihî rolünü kaybetmesine sebep olmuştur.
Bu nedenle, vatansever Türk aydınları ve siyasetçileri bu tarihi çok iyi bilmek durumundadırlar. Atatürk’ten sonra başımıza ne geldiyse, bu tarihi unutmamız yüzünden gelmiştir.

Sosyal Medyada Paylaşın:

Düşüncelerinizi bizimle paylaşırmısınız ?

  • ÇOK OKUNAN
  • YENİ
  • YORUM