whatsapp

HER ŞEY AMERİKA İTTİFAKIYLA BAŞLADI! (1)

HER ŞEY AMERİKA İTTİFAKIYLA BAŞLADI! (1)

Soner Yalçın, 24.1.2017 tarihli, “Hafızayı Kaybetmek” başlıklı yazısında,  eğitimimizin Amerika’ya nasıl teslim edildiğinin öyküsünü yazmış. Mutlaka okunması gereken bu yazıdaki bazı tespitleri özetleyelim:

Sigma Chi ABD’de 1855’den beri faaliyette olan bir “Kardeşlik Örgütü”.  Dünyaya yayılıyor ve II. Dünya Harbi’nin bitiminde Türkiye’ye de ulaşıyor.  ABD’den,  önce, 1947’de Truman Doktrini ile Askerî Yardım gelmişti.  Sonra 1948’de Marshall Plânı ile Ekonomik Yardım geldi.  Ve en sonunda 27 Aralık 1949’da imzalanan Eğitim Antlaşmasıyla “Müfredat Yardımı” geldi! Bu anlaşmayla, 4 Türk, 4 Amerikalıdan oluşan bir komisyon kuruldu. Oyların eşitliği hâlinde, komisyonun üyesi olan ABD Büyükelçisinin oyu iki oy oluyordu! Yani eğitimimize yön verecek olan komisyon Amerika’nın hâkimiyetindeydi! ABD Türkiye’ye uzman, araştırmacı, öğretim üyesi adı altında personel gönderdi. Paralarını da bize ödetti!

İşte, çoğunluğu Sigma Chi üyesi olan bu Amerikalılar, okul müfredatlarını/öğretim politikalarını kökten değiştirdiler.  Müfredata bol bol Atatürk adı konularak, Atatürk düşüncesi yok edildi. Soru soran/sorgulayan öğrenciler yerine, nakilci/ezberci nesiller yetiştirdiler. Batı; ‘Uygarlığın ve Çağdaşlaşmanın beşiği’ olarak öğretildi. Türk gençlerine kompleks aşılandı. Türk kavramı unutturuldu. Osmanlıcılık teşvik edildi. Batı’ya bu teslimiyeti,  “Atatürk Batı’ya yönelmişti” yalanı ile örttüler. Kültür emperyalizmi işte böyle işledi!

Amerikan Askerî Yardımları ve Eğitim Komisyonu kurulması konusunu Haydar Tunçkanat, 1971 yılında yayımlanan, “İkili Antlaşmaların İçyüzü” kitabında ayrıntılı olarak anlatmıştı. Biz de bu sütunlarda, defalarca yazdık. Şaşırtıcı olan ve sorgulanması gerektiği hâlde, hemen hiç sorgulanmayan şey şudur:  “II. Dünya Harbi’nin mağlupları Almanya ve Japonya’nın, anayasaları ve eğitim programları Amerika tarafından belirledi. Biz, II. Dünya Harbi’ne katılmadığımız ve dolayısıyla yenik bir devlet olmadığımız hâlde, bu anlaşmalar nasıl imzalanabildi?”

Bugün, iktidar, müfredat programlarını yeniden belirliyor. Buna eğitimcilerin tepkileri büyük. Fakat, sayın Soner Yalçın’ın da belirttiği gibi, eğitimimizde temel müfredat değişimi aslında 1949 yılında başladı! Hattâ bunun da öncesi de var! Bu bakımdan AKP’nin müfredat değişimi, Atatürk’ten sonra başlayan bir ‘çağdaşlaşma’ serüveninin hazin bir sonucudur. Bunu  biraz açalım: Günümüzde bile, Cumhuriyetin büyük bir eğitim hamlesi olan Köy Enstitüleri övgülerle anılır. Fakat, ilginçtir; Köy Enstitülerinin, 1954’de, Demokrat Parti döneminde kapatıldığı belirtilir de, köyü aydınlatacak bu çok değerli eğitim hamlesine en büyük darbenin, bu enstitülerin kurucusu olan  CHP iktidarı döneminde vurulduğundan pek söz edilmez! Kemal Tahir, “Bozkırdaki Çekirdek” romanında bu konuyu işlemiş. Kemal Tahir’in belirttiğine göre, daha 1943 yılında, CHP içinde, birçok parti kodamanı Köy Enstitülerine karşıdır! Kemal Tahir’den özetleyerek verelim:

İlköğretim Genel Müdürü İsmail Hakkı Tonguç, Millî Eğitim Bakanlığını bir ziyaretinde, Çankırı, Kastamonu ve Çorum vilâyetlerinin tam ortasında, Keşiş Düzü denilen bir yörede açılacak olan Köy Enstitüsü  konusunda bilgiler verir. Genel Müdür Tonguç oldukça heyecanlıdır. Projelerini heyecanla anlatır. Hâlbuki, projelerini anlattığı ekip, başta Parti Genel Sekreteri (Memduh Şevket Esendal) olmak üzere Enstitülere karşıdırlar ve kapatılmaları için çareler aramaktadırlar!
CHP Genel Sekreteri Tonguç’a sorar: “Bu Enstitülerin umulan başarıyı sağlayacağına inanıyor musunuz?”

Genel Müdür İsmail Hakkı Tonguç, belki yüz defa duyduğu bu soruya bir türlü alışamamıştır. Gene kızmadan edemez ve şu cevabı verir: “Bunun üstünde hiç durmuyoruz efendim! Önümüzde iki yol olmadığından seçmek söz konusu değil. Bugün hâlâ okuma-yazma bilmeyenimiz yüzde seksen! Yirmi milyona yaklaşan nüfusun dörtte üçü köylerde yaşıyor.(..) Otuz bin köy öğretmen bekliyor. Her köye bir öğretmen amacına, bu gidişle yüz milyon Türk Lirası harcayarak ancak yüzyılda varabileceğiz. Oysa, enstitüler bizi, yirmi yedi milyon lirayla, en geç on yılda ulaştıracaklar bu amaca. (…) Amacımız, köy yaşayışında öncü, sözü geçer, saygılı, kendine fikir sorulacak, akıl alınacak insanı yetiştirmek.”

Tonguç, konuşmasını bitirip, odadan ayrıldıktan sonra,  Genel Sekreter ve odada bulunan milletvekili konuşmalarını sürdürürler. Genel Sekreter: “Karar verdik!  Kapatacağız Köy Enstitülerini” deyince, milletvekili sevinçle ellerini dizine vurur ve Millî Şefi kast ederek sorar: “Peki, nasıl yola getirebildiniz yukarıyı?”

Genel Sekreter:  “Haberi yok daha” cevabını verir!

Evet, CHP’nin tutucuları, enstitüleri kapatmakta kararlıdırlar! Nitekim, konuşmanın bir yerinde, “Komonist suçlamasının karşısındaysa; kimse kimseyi savunamaz” denilecektir (“Bozkırdaki Çekirdek”, s. 38 ve devamı)!

Köy Enstitülerini kapatmanın kılıfı hazırdır: “Komonistlik!”

Hâlbuki, o dönemi tüm yönleriyle çok iyi bilen Şevket Süreyya Aydemir’in belirttiğine göre, Köy Enstitülerinde komünist eğilimlerin geliştiği iddiaları hiçbir ciddî belgeye dayanmamaktadır. Nitekim, 20.000 öğrenciden sadece 4’ü, aşırı cereyan suçlarından ötürü hüküm giymiştir (“II. Adam”, Cilt II, s. 374).

Prof. Niyazi Berkes, Köy Enstitülerinin sahip olduğu hayatî işlev hakkında şu önemli tespiti yapar: “Ekonomik bakımdan köylünün kalkınmasına dayanmayan bir kalkınma programı başarısız kalmaya mahkûmdu. Köylerde, devlet eli ile ‘köylüyü aydınlatma’ adına yapılan işler ise,  köylünün içinde yaşadığı ekonomik şartlar değişmedikçe faydası olmayacak, durup dururken köylüyü rejime düşman edecek olan işlerden öteye geçemez. Bu yüzden köylü, gericilerin, Kemalizm inkılâbına aykırı olarak önüne koyacakları her telkini kabule hazır bir hâle getirilir.”

Berkes’in bu tespitlerinin tümü gerçekleşmiştir.

Berkes, daha sonra,  ekonomik ve teknolojik hayatına yeni unsurlar sokulacak olan köylünün, okuma-yazmayı öğrenmekte tereddüt etmeyeceğini belirtir fakat “Durgun ve kapalı bir köy toplumu içinde modern eğitimin mümkün olacağını sanmak için, bu köylerin hayatından tamamen habersiz olmak gerekir”  görüşünü savunur. Bu sebepten, Meşrûtiyet döneminde olduğu gibi, millî kalkınma ile ilgisi olmayan, kendi âleminde bir okur-yazarlık, okutulanı belleme ve bir kültürlülük işi olarak kalacaktır. Berkes, bu şekilde düşünülünce, eğitimin, pahalı kalkınma ve savunma masrafları altına girmiş fakir bir milletin kaldıramayacağı kadar külfetli bir iş olacağına işaret eder. Hâlbuki, eğitimde devletçiliği, ekonomik kalkınma plânı ile ilmiklemek suretiyle, âdeta kendiliğinden finanse etmek mümkündü. Nitekim, hazırlıkları daha Mustafa Kemal’in sağlığında, Saffet Arıkan’la başlayan Köy Enstitüleri bu fikirle doğmuş ve bunun mümkün olduğunu göstermiştir. Fakat, bunun toplumsal yapı üzerinde etki yapacak bir iş olduğu görülünce, çok geçmeden bütün gerici kuvvetler bu plânın üzerine hücum ederek onu yok edeceklerdir! Böylelikle ülke kalkınması için gerçekten çok önemli bir atılım, ne yazık ki, bizzat onu gerçekleştirenler tarafından çelmelenmiş olur (Unutulan yıllar, s. 450)!

Ne yazık ki, Amerika’nın müfredatımızı belirlemesine izin verilmesi ve sonrasında, Köy Enstitülerinin kapatılmasını; Plânlı Karma Ekonomiden vazgeçilerek, ülke ekonomisini Batı ekonomilerinin kontrolüne sokacak olan Serbest Piyasa Ekonomisinin kabulü; daha sonra da NATO’ya girilerek, Ordumuzun neredeyse tamamının NATO emrine verilmesi takip edecektir. Böylelikle, ülkemizin, ‘Dünyaya mı kapanacağız’ yâveleriyle perdelenen Batı kapitalizmine teslimiyeti tamamlanacaktır!

Sosyal Medyada Paylaşın:

Düşüncelerinizi bizimle paylaşırmısınız ?

  • ÇOK OKUNAN
  • YENİ
  • YORUM