• DOLAR
    7,8988
  • EURO
    9,3556
  • ALTIN
    467,09
  • BIST
    10,5146

CUMHURBAŞKANI SEÇİMİ!

CUMHURBAŞKANI SEÇİMİ!

Cumhurbaşkanlığı seçimlerini geride bıraktık. Artık, Köşk sayın Erdoğan’ındır! Böylece siyasî gerginliği en yüce makama da taşımış olduk!
2010 referandumuyla yapılan Anayasa değişikliğinden önce, Cumhurbaşkanını Meclis seçiyordu. Hatırlanacağı gibi, 2007’deki Cumhurbaşkanı seçimlerinde, seçimlere geçilebilmesi için 367 milletvekilinin Meclis’te bulunmasının zorunlu olduğu konusunda büyük tartışmalar yaşanmıştı. Anayasa Mahkemesi, 367 sayısının aranması gerektiği konusuna son noktayı koymuş ve MHP Meclis’e katılarak, sayın Gül’ün Cumhurbaşkanı seçilmesi sağlanmıştı. 367 dayatmasına içerleyen AKP iktidarı da, bunun üzerine, Cumhurbaşkanını halkın seçmesini gündeme getirmiş ve 2010 referandumu ile bu değişiklik gerçekleşmişti.
Cumhurbaşkanını halkın seçmesi ile, Türkiye’nin, Parlamenter Sistemi terk ederek, Atatürk’ün bile iltifat etmediği; ülkemize ne getirip ne götüreceği yeterince tartışılmayan bir Başkanlık Sistemine doğru yelken açması doğru bir karar mıydı? Ne yazık ki, AKP iktidarı, ülkemizin geleceğini ilgilendiren böyle önemli konuların, bilim adamları ve siyasetçiler tarafından tartışılmasını sindirecek bir siyaset kültürüne sahip değil.
Hâlbuki, Cumhurbaşkanı seçimlerinin yapılabilmesi için, Meclis’te 367 milletvekilinin bulunması zorunluluğu ile Anayasamız, bir siyasî uzlaşmanın sağlanmasını amaçlamaktaydı. Meclis’te sahip olduğu çoğunluğa dayanarak, istediği her şeyi yaptırma imkânına sahip olan iktidar partisinin, Meclis’te bulunan diğer partilerle uzlaşmaya zorlanarak, muhalefetten de kabul görecek bir ismin Cumhurbaşkanı seçilmesi önemliydi. Çünkü bu takdirde, iktidar partisinin bütün uygulamalarına ‘EVET’ diyen bir Cumhurbaşkanı yerine, o makamda, Adalet duygusu ile ve millî menfaatlerimiz doğrultusunda hareket edeceğine inanılan bir Cumhurbaşkanının bulunduğunun bilinmesinin ülkedeki siyasî tansiyonu bir nebze olsun düşüreceği açıktı.
Yandaş basının ve iktidar sözcülerinin topa tuttuğu, 367 milletvekili ile Meclis’in toplanması zorunluluğu, aslında rejimin güvenliği bakımından son derece önemliydi. Fakat ne yazık ki, uzlaşma kültürü olmayan, ‘İktidarız, her şeye biz karar veririz’ anlayışına sahip AKP iktidarı, Cumhurbaşkanını halkın seçmesine karar vermiş ve 10 Ağustos tarihinde Cumhurbaşkanı halk tarafından seçilmiştir. İyi mi yapıldı, kötü mü yapıldı göreceğiz.
Seçimle ilgili eleştirilere gelince: Sayın Erdoğan’ın rakiplerini aşağılayan üslubunu, seçim kazanmak için her yolu meşrû gören, siyasî ahlâkla bağdaşmayan anlayışını, devletin bütün imkânlarının Cumhurbaşkanı adayı olan Başbakan için seferber edilmesinin adaletsizliğini bir kenara bırakalım; seçmenlerin ancak % 74’ünün oy verdiği bu seçim, bugüne kadar yapılan seçimler içinde en düşük katılımlı seçim olmuştur.
Seçim sonuçlarından ümitsizliğe kapılanlara hatırlatmak isteriz ki, sayın Erdoğan’ın bu seçimi kazanması her şeyin sonu değildir. Ortada büyük bir seçim zaferi de yoktur! 53 milyon kayıtlı seçmenin 13 milyonu sandığa gitmemiştir ve Erdoğan’ın aldığı 21 milyon oy, aslında tüm seçmenlerinin yüzde 40’ına tekabül etmektedir!
AKP iktidarı bütün devlet güçlerini kullanarak ancak bu sonucu elde edebilmiştir. Bu durum, en geç 2015 yılı Haziran ayında yapılacak olan Genel Seçimler için önemlidir. Bunun için, muhalefet partileri kendilerine bir çeki düzen vererek şimdiden seçimlere hazırlanmalıdırlar.
Seçimleri sayın Erdoğan’ın kazanmasının temel sebebi, CHP seçmeninin sandığa gitmemesi, bir kısım MHP’li seçmenin de Erdoğan’a oy vermesi ya da, sandığa gitmemesidir.
Bize göre en dramatik olan, bugüne kadar MHP’ye oy veren önemli sayıda seçmenin bu seçimde Erdoğan’a oy vermesidir. Evet, Türk Milleti’nin adını bile telâffuz etmeyen, ‘her türlü milliyetçilik ayaklarımın altındadır’ diyen bir zihniyete milliyetçi seçmenin oy vermesi gerçekten çok hazin bir durumdur. Ne yazık ki, ülkemizde ideolojik alt yapıların bir derinliği yoktur. Milliyetçi seçmeni eleştirdik de, diğerlerinin de pek farklı olduklarını söyleyemeyiz. Aynı durum ‘Atatürkçüyüm’, ‘Ulusalcıyım’, ‘Sosyalistim’ ya da ‘İslâmcıyım’ diyenler için de söz konusudur. Hangi siyasî düşünceyi benimsemiş olursak olalım, önce ülkemizin tarihini çok iyi bilmek durumundayız. Tarih bilgisinden mahrum aydınlar ve siyasetçiler doğru şeyler yaptıklarını zannederek ülkeyi felâkete sürükleyebilirler. İşte bugün bunun sonuçlarını yaşamaktayız.
Türk insanının büyük çoğunluğu inançlıdır fakat dinini bilmemektedir. Ne yazık ki, aydınlarımızın ve siyasetçilerimizin büyük bir çoğunluğu da dinimiz hakkında bilgi sahibi değildir. ‘Atatürkçüyüm’ diyenlerin bile büyük bir çoğunluğu Atatürk’ü tanımamaktadır. Atatürk, çoklarına göre Batıcıdır! Hâlbuki, Atatürk Avrasyacıdır, anti emperyalisttir ve Türk Milliyetçisidir. Bu milletin Atatürk’e uzak durmasının en temel sebebi de Atatürk’ün Batıcı olarak takdim edilmesidir.
Bu ülkede, adaletli ve toplumcu bir düzenin kurulması için mücadele edenler, iktidara ancak halkın desteği ile gelebileceklerini unutmamalıdırlar. Bu destek nasıl sağlanacak; halk nasıl kazanılacaktır? Sıklıkla vurguladığımız gibi tarihimizi çok iyi belleyerek ve halkımızı sahte dinle uyutan din sömürücülerinin gücünü kırarak! Toplumcu bir düzeni savunduklarını iddia edenler Marks’ın, Lenin’in kitaplarını hatmederler fakat bu milletin yüzde doksanının inançlı insanlar olduklarını dikkate alarak, Kur’an ne diyor diye merak etmezler! Bu bakımdan, tuhaf bir çelişkidir fakat, aslında dindar insanlardan pek farkları yoktur çünkü dindar insanların dindarlıkları da, anlamını bilmedikleri Arapça duaları ezberlemekten öteye gitmez; Kur’an’ın ne dediğini tam olarak onlar da bilmezler! Kendilerini ‘Toplumcu’ olarak tanımlayanların, eğer Hakkı Yılmaz, Recep İhsan Eliaçık, Yaşar Nuri Öztürk ve Mustafa İslâmoğlu gibi meal yazarlarının bir Kur’an mealini okusalar, Kur’an’da buldukları gerçeklerle şaşkınlığa düşeceklerinden kuşku duymuyoruz. Çünkü Kur’an bize bireyci değil toplumcu bir düzeni; Adalet Devleti’ni emrediyor. Köle Bilâl ile Mekke’nin en kodamanlarını eşitleyen bir dine, özellikle toplumcuların bu kadar ilgisiz olmalarının sebebi, halkın vicdanı olan dinin halkın afyonu hâline getirilmiş olmasıdır. Aydınlar bu sahte dine bakarak İslâmiyet’e mesafeli duruyorlar. Ve din istismarcıları da, bu fırsatı, doğrusu çok iyi değerlendiriyorlar.
Şimdi, PKK’nın Cumhurbaşkanı adayına gelelim: Medya müthiş bir kontrol altında. Türk Milletinin zihni bulandırılarak, PKK’ya meşrûiyet kazandırılmaya çalışılıyor. Cumhurbaşkanlığı seçimi sırasında ve sonrasında yapılan yorumları hayretle dinledik. Bir manipülâsyon yapıldığı ayan beyan meydanda. Efendim, Selahattin Demirtaş Kürt Kimliğini değil, Türkiyeli kimliğini öne çıkarmış! Çok seviyeli bir dil kullanmış! Barışı savunmuş! Çok takdir toplamış!!! Allah aşkına, adam daha ne desin? Bir kere Tek Devlet, Tek Millet demedi! Tekçiliği yerden yere vuruyor. Millet yerine ‘HALKLAR’ söylemini ısrarla kullanıyor. Ve, bir saymaya başladığında bütün etnik kimlikleri peş peşe sıralıyor; tıpkı sayın Başbakan gibi!
Kürtçülük, bu ülkenin millî güçlerini, Türk Millî Devletini emperyalist hesaplarla zayıflatmayı amaçlayan bir ABD projesidir. Kürt kardeşlerimizin bizden eksiği nedir? Seçme, seçilme hakları mı yok? Biz Güneydoğu’ya gidemiyoruz fakat onlar ülkenin her tarafında rahatça gezip dolaşıyorlar! Eğer bir eşitsizlik varsa, eğer bir ezilen varsa Kürtler değil, bu ülkenin Türk Kimliğini benimseyen vatandaşlarıdır.
IŞİD, gerçekleri göremeyen ‘Körlerin’ gözünü açmalıdır. IŞİD denen canavar Irak’ta Türkmenleri, Arapları, Yezidileri doğrarken sesini çıkarmayan ABD, IŞİD Erbil sınırlarına dayanınca nasıl da müdahale etti! Böylelikle, Türkiye’nin himaye ettiği, ABD’nin gözbebeği Barzani’nin ve Peşmergelerinin ne kadar kof olduklarını da bütün dünya görmüş oldu. İnşallah bu ülkenin zihin kontrolü altındaki PKK sempatizanı aydınları da Kürdistan projesinin gerçek sahibinin Amerika olduğunu bir gün anlarlar.

Sosyal Medyada Paylaşın:

Düşüncelerinizi bizimle paylaşırmısınız ?

  • ÇOK OKUNAN
  • YENİ
  • YORUM