• DOLAR
    7,5575
  • EURO
    8,9826
  • ALTIN
    474,07
  • BIST
    1,1843

İL BAŞKANI VALİLER!

İL BAŞKANI VALİLER!

Tarihimiz genellikle, Çok Parti Döneminin algıları ile değerlendirildiği için, Tek Parti Dönemine çok haksız suçlamalar yapılabilmektedir. Atatürk Döneminde, Valilerin İl Başkanı yapılmaları da, halk iradesine bir müdahale olarak bu dönemin ‘diktatörce’ uygulamalarına bir örnek olarak gösterilir ki, külliyen yanlıştır. Tek Parti Dönemindeki uygulamaların, o dönemin şatlarının bir gereği olduğu unutulmamalıdır. O dönem yeterince araştırılmadan yapılacak değerlendirmeler de sübjektif olur.
İtalya ve Almanya’ya yaptığı bir seyahatten sonra, CHP Genel Sekreteri Recep Peker’in, bu ülkedeki parti teşkilâtlarından esinlenerek hazırladığı ve Atatürk’e sunduğu, otoriter bir yönetim amaçlayan Parti Tüzüğüne, Atatürk büyük bir tepki göstererek, Peker’i, 15 Haziran 1936 tarihinde bu görevden almış ve tüzükte kendi istediği bazı değişiklikler yaptırarak, İçişleri Bakanı’nın Genel Sekreter ve valilerin de İl Başkanı olması esasını getirmişti.
Cumhurbaşkanlığı Genel Sekreteri Hasan Rıza Soyak, bu değişiklik konusunda kulağına gelen eleştirileri, münasip bir zamanda Atatürk’e anlatır. Bunun üzerine Atatürk ona şunları söyler: “Doğrudur; kararımız birtakım başka mahzurlar doğurabilir. Fakat muhakkak ki, bundan önce, mevcut olan en büyük, hattâ feci mahsuru; yani kanun karşısında sorumsuz olan adamların devlet işlerine hâkim olması alışkanlığını ortadan kaldıracağı için getireceği fayda, o mahsurlardan daha büyük olacaktır” (“Atatürk’ten Hatıralar”, s 469).
Soyak, konunun evveliyatı hakkında da şu bilgileri veriyor: “Atatürk, bir sabah, derhal İzmir’e gitmek istediğini söyleyerek hazırlık yapmamızı emretti. Hazırlandık, hemen o akşam yola çıktık. İzmir’de daha evvel kendisine hediye edilmiş olan Kordonboyu’ndaki Naim Palas’a indik. Akşam yemeğine, bazı zatlar ile beraber, vali rahmetli General Kâzım Dirik ve Cumhuriyet Halk Partisi Müfettişi, Balıkesir mebusu Hacim Muhittin Çarıklı da davetli idi (…) Oturduğum yerden sofra görünmüyor, fakat konuştukları işitiliyordu. Birdenbire Atatürk’ün sesi yükseldi: ‘Paşa hazretleri, burada vali, yani devletin temsilcisidir. Koskoca Vali-i Âlişân (şânı yüksek)! Burada ben bile onun kararlarına göre hareket etmek mecburiyetindeyim; meselâ, bana bugün sokağa çıkma diyebilir ve ben buna uyarım, uymak zorundayım. Çünkü buranın asayişinden, idaresinden, her şeyinden o sorumludur’ diyordu. Hiddetli olduğu belliydi. Ne olmuştu, niçin ve kime kızmıştı? İlk anda anlayamadım; bir ara benim ismimi de telâffuz ettiğini duydum, arkasından bir sofracı geldi, ‘Atatürk sizi istiyor’ dedi. Kalkıp salona girdim. Her zaman olduğu gibi sofranın deniz tarafındaki başında oturuyordu; sağında Vali Kâzım Dirik, onun yanında Hacim Muhittin Bey vardı. ‘Bak çocuk’ dedi, Hacim Muhittin Çarıklı’yı göstererek, ‘Beyefendi Parti müfettişliğinden çekilecekler, senden Parti Genel Sekreterliği’ne bir istifa mektubu yazmanı rica ediyorlar.’ Biraz durdu; Çarıklı’ya baktı: ‘Bunu telgraf yapsak daha iyi olmaz mı Beyefendi?’ diye sordu. Çarıklı kabul yollu başını öne eğdi. Ondan sonra Atatürk sabaha yakın bir saate kadar hep Çarıklı ile meşgul oldu, kendisine büyük iltifatlarda bulundu. Ertesi sabah uyandığını haber alınca yanına girdim. Gece olup bitenleri hatırlamıyormuş gibi hafifçe tebessüm ederek sordu: ‘Yahu dün akşam neler oldu?’ Anlattım. Bu sefer ciddîleşti; ‘Bu büyük bir derdimizdir çocuk!’ dedi. ‘Bak sana izah edeyim. Ankara’da kulağıma gelen bazı dedikodulardan vali Kâzım Paşa ile Parti Müfettişi Hacim Muhittin Bey arasında bir geçimsizlik olduğunu fark etmiş, Hacim Muhittin Bey’in mebusluk ve Parti Müfettişliği sıfatlarına dayanarak, Kâzım Paşa’ya tahakküm etmek sevdasına kapılmış olmasından şüphelenmiştim. Buraya işte bunun için, yani durumu yakından görüp incelemek için geldim. Daha ilk temasımda şüphemin yerinde olduğunu hissettim; hele akşam sofraya otururken Hacim Muhittin Bey’in, kendisine yer göstermiş olmama rağmen valiye takaddüm etmeye (ileri geçmeye) davrandığını görünce dayanamadım; böylece bildiğin netice meydana geldi.’ Birkaç dakika sustu, düşündü tekrar konuşmaya başladı: ‘Efendim, vali bulunduğu vilâyette devletin mümessilidir; oranın her hâlinden kanunen o mesuldür. Parti Müfettişinin ise orada kanunî ve resmî hiçbir sıfatı, tabiatıyla de hiçbir nevi sorumluluğu yoktur. Onun vazifesi, nihayet Parti işlerini düzenlemekten ibarettir; icra işlerine müdahale edemez, etmemesi lâzımdır. (…) Parti Müfettiş ve Başkanlarının icra işlerine karışmasını hoş görmekte devam edersek netice ne olacaktır? Evvelâ parti müfettişlerini ele alalım; ya vali müfettişi, yahut da müfettiş valiyi, yani behemehâl ikisinden biri ötekini tesiri altına alacaktır! Eğer vali, parti müfettişini yedeğine alırsa, müfettiş bey, dolayısıyla ondan bu sahada beklenen hizmet sıfır olmuş demektir. O hâlde neden boş yere adam kullanıp emek ve para harcamalıdır öyle değil mi? Yardım dersek; valilerin yanlarında ve emirlerinde zaten yardımcıları vardır; icap ederse en liyakatli olanlarından seçmek suretiyle bu yardımcıların adedi çoğaltılabilir de. Aksine, eğer Parti Müfettişi, valiye hükmeden bir duruma gelirse orada devlet işleri ve otoritesi kanunen sorumsuz bir adamın eline geçmiş demektir ki, böyle bir hal, devlet idaresinde zararları ölçülemeyecek kadar büyük bir felâket, bir fecaat olur. Parti reisleri için de hâl aynıdır. (…) Olmaz çocuk, böyle şey olamaz; buna meydan vermemek lâzımdır. Sorumlu devlet memurlarının kanunî salâhiyetlerini de gözden uzak tutmayarak, her zaman tam ve serbest olarak kullanmalarını temin etmeli, icra işlerine, kim olursa olsun, sorumsuz adamları karıştırmamalıdır.’
Hasan Rıza Soyak, “sözlerinden ve hâlinden anlaşılıyordu ki, bu yüzden mustaripti ve durumu düzeltmek için çareler arıyordu” tespitini yapmaktadır (Soyak, age. s. 461, 462, 463).
O tarihlerde okur yazar oranının yüzde 20’nin altında olduğunu hatırlatalım. Ne, güçlü işçi sendikaları ve ne de çiftçi örgütleri vardı. Toplum örgütsüzdü. Parti yönetimlerine doğal olarak, şehir ve kasaba eşrafı hâkimdi ve valiler üzerinde de bunlar etkili olmaktaydı. Fakat Valiler Parti İl Başkan olduğunda, bu tahakküm ortadan kalkacaktı ve nitekim öyle de olmuştur.
Atatürk işte bunun için valilerin İl Başkanı olmasını istemiştir. Bu suretle siyasetçilerin valiler üzerindeki baskıları önemli ölçüde hafiflemiştir.
Böylelikle, valiler uygulamalarında, parti yönetimlerinin baskısını hissetmeden, daha hakkaniyetli kararlar alabilmişler; valilerin uygulamalarına Cumhuriyetin ‘kimsesizlerin kimsesi’ olduğu ideali yön vermiştir.
Tek Partinin valileri devletin valileriydi ve halkın hizmetindeydiler.

Sosyal Medyada Paylaşın:

Düşüncelerinizi bizimle paylaşırmısınız ?

  • ÇOK OKUNAN
  • YENİ
  • YORUM