SORUN KÜRT SORUNU DEĞİL! (2)

0
105

PKK sorununu çözmeye niyetli olan bir iktidarın, benzer sorunlarla karşı karşıya bulunan komşu devletlerle işbirliği yapması gerekmez mi? Fakat ne yazık ki, iktidarda da, muhalefette de böyle bir hassasiyet mevcut değil.
Her kelimesine katıldığımız şu tespit sayın Davutoğlu’na aittir: “Türkiye Sykes-Picot’un bekçisi değildir. Kastettiğim şey, bu topraklardaki kadim birlikteliğin ve bugünkü siyasî birlikteliğin ancak ve ancak bize biçilmiş deli gömleklerini aştığımız zaman, tabularını yıktığımız zaman gerçekleşeceğine dair olan inancımdır. Son olaylar gösterdi ki, Tel Abyad’ı Akçakale’den, Suruç’u Kobani’den, Nusaybin’i Kamışlı’dan, Yayladağ’ı Bayırbucak’tan ayırmak mümkün değildir. Dış politikayla ilgili ilk anda zikrettiğimde birçok kişi yanlış anladı. Sanki yayılmacı bir yaklaşımın izleri gibi. Hayır, kastettiğim tek şey, ‘bu Balkanlar için de geçerli; Kafkaslar için de’, bu sınırlar için barışçıl yöntemlerle anlamsızlaştırılacak ve bütün akraba topraklar birbiriyle kaynaştırılacaklar. Arap Baharı’ndan çok önce, ortak hükümet toplantılarıyla, Suriye ve Irak’la barışçıl yollarla bunu nasıl yaparız diye büyük bir çaba içine girdik. Vizeleri kaldırdık ve Türkiye, Suriye, Ürdün, Lübnan havzasında ortak ticaret havzası kurduk. (..) Bizim vizyonumuz buydu ve gelecekte de yaya bu vizyon egemen olacak ya da Sykes-Picot’tan daha kötü, daha beter parçalanmalar yaşayacağız. Siyasî iradeyi elinde tutanların imtihanı burada.”
Peki, o zaman, Suriye ile dostluk ilişkilerini kendi ellerinizle niçin yok ettiniz?
Kaldı ki, sayın Başbakanın bu tespitleri yeni bir şey de değildir. Yaptığı bu tespitler aynı zamanda Atatürk’ün dış politikasının da temelidir. Biraz tarih okuyanlar bilirler ki, Atatürk bölge barışının ’emperyalist devletlerle ittifaklar kurmakla değil, bölge devletleri ile işbirliğini gerçekleştirmekle’ sağlanacağına inanıyordu. Kurduğu Balkan Paktı (1934), Sadabat Paktı (1937) ve Rusya ile geliştirdiği dostluk ve işbirliği ilişkileri ile, Batı Emperyalizminin bu coğrafyadaki kumpaslarını önlemeyi amaçlamıştı ve bunu başarmıştı.
Türkiye, Atatürk’ün ölümünden sonra, O’nun ‘Tarafsızlık siyasetini terk ederek’, 19 Ekim 1939’da İngiltere ve Fransa ile kurulan ittifak ve sonraki yıllarda Batı ile kurulan vesayet ilişkileri yüzünden, Kemalist Devrim’in sağladığı bütün itibarını ve millî bir siyaset uygulama yeteneğini büyük ölçüde kaybetmiştir. Batı ittifakı içinde yer almamız, Atatürk’e hayran olan Milliyetçi Arap rejimlerinin de bizden uzaklaşmasına sebep olmuştur. Suriye sınırlarımızın mayınlanması da, Suriye’nin; İngiltere’nin çıkarlarına hizmet etmek için 1955 yılında kurulan Bağdat Paktı’na katılmayı reddetmesinden sonra olduğunu hatırlatırız!
‘Kürt Sorunu’ da işte bize bu vesayetin bir armağanıdır.
1940’ların sonunda üniversitedeki kadrosu Meclis kararı ile kaldırılan ve mahkemeye verilen Prof. Niyazi Berkes’in mahkemede başına gelenler, İsmet Paşa yönetiminin, Anti Komünist anlayışının hazin bir örneğidir. Mahkemedeki tanıklardan biri, Niyazi Berkes’i bir konferansta, ‘İngiltere ile Amerika’yı emperyalist olarak tanımlamakla suçlar!’
Evet, devletimizin anlayışı artık budur! Fakat, şükür Allaha ki, Tek Parti Döneminin yargısı, günümüzden daha bağımsızdı. Berkes’i mahkûm eden mahkemenin kararını Yargıtay bozacaktır!
Türkiye, Batı’nın kurduğu, ‘Demokrasi-Barış-Özgürlük’ gibi cazip kavramlarla üstü örtülen bir hain tuzağın içinde debeleniyor. Bu kavramlar yüceltiliyor ve bunların gerçekleşmesinin önünde bir engel gibi gösterilen Millî Devlet sürekli karalanıyor. Hâlbuki, güçlü bir Millî Devletimiz olmazsa bu topraklarda barış ve özgürlük olabilir mi?
Medyaya yerleştirilmiş işbirlikçilerin ve devşirilmiş aydınların görevi, bu topraklara fitne tohumları eken; dökülen kanın ve yaşamakta olduğumuz kaosun sebebi olan emperyalist projelerin, ‘Mutluluk Reçetemiz’ olduğuna toplumu inandırmak! Ortada bir Millî Devlet; tarih bilinci olan bir Millî Bürokrasi kalmadığından ve Batı hayranı aydınlarda da zaten tarih bilinci oldum olası olmadığından; Türk Milleti’ne kurulan kumpas çemberi giderek daralıyor. Acı olan, işbirlikçi olmadığına inandığımız aydınların bile, kurtuluşumuzun Bölge Devletleri ile işbirliğinin geliştirilmesinde olduğunu görememeleridir. Bunların bazılarından “Şu geri İran rejimi ile mi işbirliği yapacağız” sözlerini duymak insanı hüzünlendiriyor.
Bunlara sorsanız bir de, ‘Atatürkçüyüz’ derler!
‘Geri’ dedikleri o İran emperyalizme karşı dimdik ayakta! O ‘geri’ İran’da, üniversite okuyanlar arasında kız öğrenciler çoğunlukta!
Amerikancı televizyon kanallarımızdan birinde, program yöneticisi Hanımın, program konuğunun, ‘Kürt Sorunu olmadığını söylemesini’ nasıl şaşkınlıkla karşıladığını hatırlıyorum. Bu Hanım kızımıza göre, Kürt Sorunu vardı ve mutlaka çözülmeliydi! Ne yazık ki, GDO’lu ‘Türk’ aydınlarına göre Kürt Sorunu vardır ve mutlaka çözülmelidir. Kürt vatandaşlarımızın Kültürel Hakları kabul edilmelidir! Topraksa toprak da verilmelidir! Sanki babalarının çiftliğinden toprak bağışlıyorlar! Bu şaşkın Hanımlardan birinin kendi programında şu sözleri söylediğine de şahit olmuştuk: “Canım ne olur Kürtlerin de artık bir devletleri olsun!” Sanki Kürtlerin bir devletleri vardı da biz ellerinden almışız gibi!
Bu düşüncede olanlarla zaman zaman tartışıyoruz. Onlara, kültürel haklardan kasıtlarının ne olduğunu soruyoruz. Hemen anadilde eğitim dökülüyor dudaklarından. Her zaman örnek gösterdikleri ‘Batılı ülkelerde böyle bir örnek var mı?’ diye soruyoruz. Susuyorlar!
Avrupa Birliği ülkelerinde Anadilde eğitim söz konusu değilken, Hollanda kamusal alanda Flamancadan başka bir dille konuşulmasını yasaklarken, ülkemizin devşirilmiş aydınları, Anadilde eğitimi savunuyor! Fransız Anayasası Md. 1- “Fransa bölünmez, lâik demokratik sosyal bir cumhuriyettir.” Md. 2. “Cumhuriyetin dili Fransızcadır” diyor!
Alman Anayasasının önsözünde: “Bu anayasa bütün Alman Milleti için geçerlidir” diye yazılı! Md. 56- “Bütün gücümü Alman Milletinin mutluluğuna adayacağıma…” Madde ll6- “Resmî dil Almanca” diyor!
Bize, ‘Demokratikleşmemiz için’ Anadilde eğitimi dayatan, kozmopolit olmamızı tavsiye eden Batı işte bu kadar milliyetçi!
Bu ülkede yaşayan her Türk vatandaşının, kökeni ne olursa olsun devletimizin resmî dili olan Türkçeyi öğrenmeleri bir zorunluluk iken; mahkemelerimizde ‘Anadilde Savunma Yapmak Hakkı’ gibi bir garabet bu iktidar eliyle yasalaştırılmış ve Anayasa Mahkememiz de, ‘Anadilde Savunma Anayasaya Uygundur’ kararını verebilmiştir!
Hani, deveye ‘boynun niye eğri’ diye sormuşlar da, ‘nerem doğru ki’ cevabını vermiş ya, o misal! Bir yabancı, mahkemelerimizde tercümanla ifade verebilir. Fakat, her Türk vatandaşı Türkçe öğrenmeli ve Türkçe ifade vermelidir. Eğer bazı vatandaşlarımız Türkçeyi öğrenmemişlerse, bu, devletin bir ayıbıdır. Diğer taraftan, Türkçe bilmeyen vatandaşlarımızın mahkemede kendi dilinde savunma yapmasına da kimse karşı çıkmaz. Fakat burada bir cinlik var! Amaç Kürtçeyi ikinci dil yapmak!
Biz, bir Kürt Sorunu olduğuna inanmıyoruz. Kürt vatandaşlarımız bu ülkenin özgür ve eşit vatandaşlarıdır. Bu topraklarda yüzyıllardır birlikte yaşıyoruz. Birbirimizle kaynaşmışız. Batı’da Doğu’dan daha çok Kürt vatandaşımız yaşıyor!
Bizim temel meselemiz, emperyalist komplolara karşı koyabilecek güçlü ve bağımsız bir Millî Devletimizin olmaması, millî bir sanayi kurmamızın engellenmesi ve Emperyalist Devletlerin Türk-Kürt hepimizi sömürmesidir. Emperyalizme karşı birlik olmamız gerekmez mi?
Barış türküleri söyleyenlerin böyle bir dertleri olduğunu sanmıyoruz.

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu girin!
Lütfen adınızı buraya girin