SORUN KÜRT SORUNU DEĞİL (1)

0
43

Emperyalist ‘dostlarımızın’ ülkemizde ve bölgemizde kurduğu etkinliğin sürmesi için, bu topraklarda sürekli, bir kaos düzeninin hâkim olması gerekiyor. Etnik olarak, mezhep olarak çatışmalıyız ki, EMPERYALİZM, yarattığı krizleri sürdürmekte fazla zorlanmasın! Eksik olmasınlar; Emperyalist ‘Dostlarımızın’ yemsiz oltalarını yutan siyasetçilerimizin ve  aydınlarımızın sayesinde, bu plânlar tıkır tıkır işliyor! İşte, ‘Analar ağlamasın’ demagojisi dayanak yapılarak yaşadığımız Açılım Süreci’nin vahim sonuçlarını hep birlikte gördük! Açılım Şımarıklığı Devlet Hâkimiyetine isyana dönüştürülmemiş miydi? Ne ise ki, sonunda Devlet Aklı galip geldi de hatadan dönüldü.

Batılı ‘Dostlarımızın pek ilgi gösterdikleri ‘Kürt Sorunu’nun tarihî köklerini sık sık hatırlatmak gerekiyor. Çünkü bu konuda, Batılı  ‘Dostlarımızın’ ve 5. KOL gibi çalışan  Sivil Toplum Örgütlerinin yarattıkları müthiş bir kafa karışıklığı var!
Batılı ‘Dostların’ Kürtlerle ilgilenmeleri 19. yüzyıla kadar uzanır. Prof. Nadim Macit bu konuda şu bilgiyi veriyor: “Etnik grup üretmenin temel ilkesi etnik dil üretmek ve bunu farklılığın kıstası yapmaktır. Balkanlar; egemen devletlerin çıkar kavgalarına, stratejik müttefikler oluşturarak  ileriye dönük güç hazırlama taktiklerine sahne olurken, doğu bölgesinde dinî-etnik ayrışmanın tabanı Ermeniler ve Kürtler üzerinden oluşturuluyordu. Kürtçe gramer ve sözlük çalışmaları bu çabaların eseridir. Ne var ki,  Kürtler  bu faaliyetlere itibar etmediler. Bu durumdan şikayetçi  olan misyonerlerin Kürt Halkını aşağıladıkları görülür” (“Teo-Stratejiler ve Türkiye”, s. 173)!
Kürtler konusunda, 1850’li yıllardan itibaren yabancılar tarafından yapılan araştırmaların sayısı, 1930’lara gelindiğinde 700’ü aşmıştı!  Bu araştırmalar herhâlde sadece meraktan değildi.
Şu meşhur, 1916 yılındaki Osmanlı’nın bölünme haritasını hazırlayanlardan biri olan İngiliz Mark Sykes, daha l915 yılında, Londra’ya gönderdiği bir raporda, “Kürtlerin, Avrupalıların anladığı anlamda hiçbir milliyet ve milliyetçilik duygularının olmadığını, meselâ tarihte devletler kurmuş olan Ermeniler ve Yahudiler gibi devlet gelenekleri de olmadığını; sadece şuûr altı etnik ve kabile insiyakları bulunduğunu ve hiçbir Kürdün kaybolmuş bir Kürt Devleti’nin hasretini çekmediğini” söyledikten sonra şu tespiti yapıyor: “Birleşmiş ve konsolide bir Kürdistan’ın kurulması imkânsızdır. Bunun için de dağınık Kürtlerin hudutları dikte etmeleri ve Kürtlerin illâki de birleşmeleri gereken bir halk telâkki edilmeleri için hiçbir sebep yoktur” (Altemur Kılıç, “Büyük Kürdistan Küçük Türkiye”)!
1946’da Güney Doğu bölgemizi gezen bir İngiliz diplomatı, İstiklâl Harbi sırasında Kürtleri ayaklandırma girişimlerinde bulunan Binbaşı Noel’in dediği gibi, “Buralarda Irak’ın aksine Kürt milliyetçiliğinin en ufak bir kokusu bile yok!” diye hayıflanıyordu (Altemur Kılıç, “Büyük Kürdistan, Küçük Türkiye”,  s.164)!
Fakat bunların ne önemi var ki, devlet yönetiminde zaaf yaratıldığında, devletin başına tarih bilinci olmayan siyasetçiler  gelmeye başladığında ve aydınlar devşirildiğinde nelerin olabileceğinin tarihimiz vahim örnekleri ile dolu değil midir? 1821 Yunan isyanı, Balkan Bozgunu, I. Dünya Harbi ve Atatürk’ten sonra yaşadıklarımıza bakın yeter!
Aydınlarımız Batı’nın oryantalist bilim adamlarından ve emperyalizmin kontrolündeki aydınların, “Çağdaş bir aydın olabilmek için ülkenden bağımsız olacaksın, aslâ millî düşünmeyeceksin, kozmopolit olacaksın” telkinlerinin öylesine etkisi altına girmişlerdir ki, evrensel düşünmek adına,  emperyalizmin etki ajanlarına dönüştüklerini görememektedirler!
1960’ların ünlü solcusu Çetin Altan 1997 yılında Radikal Gazetesi’nde yayımlanan ‘Nasıl Bir Sol’ konulu dizi mülâkatta, bakınız gençlerimizi nasıl  aydınlatıyormuş(!) “…Yani millet, bayrak, devleti değil, insanlığın ortak duruşunu hedefler sol anlayış.  Ne demektir sol anlayış? Değişim demektir.  E, peki doğada böyle bayrak, devlet sınır falan var mı?”
Zihinlerine bu anlayış zerk edilen gençlerin gayri millî amaçlar için kullanmak pek de zor olmasa gerek.
 Ege Cansen gibi liberal bir yazarımız, yıllar önce, bu aydın gafletine isyanını Sözcü gazetesinde, “Barış İsteyen Sahtekârdır” başlıklı bir makalesinde bakınız nasıl dile getirmiş: “Aydınlar kendi toplumlarını övmez; aksine suçlar! Türk aydınlarının Türklere karşı Kürtleri, Ermenileri ve Rumları desteklemesi onların fıtratları gereğidir. Onlar ait oldukları toplumdan, beğenmedikleri yöntemlerle elde ettikleri kazanımlardan dibine kadar yararlanırlar. Ama ruhen ‘ECNEBÎ’ oldukları için, toplumlarının sorumluluklarını paylaşmazlar!”
 Halkına önderlik yapması gereken aydın kendi tarihini bilmeyince, emperyalizmi tanımayınca, milletinin değerlerine yabancılaşınca halkından da kopuyor! Bırakınız halkına önder olmayı, halkının felâketinin sebebi bile olabiliyor!  “Yarım imam dinden eder, yarım doktor candan eder” derler ya; ‘Yarım Aydınların Kılavuzluğu da  Vatandan Eder!’
 Bugün yaşamakta olduğumuz ‘Kürt Sorunu’nun bu boyutlara gelmesinde, Millî Devletin ve Millî Ekonominin önemini kavrayamayan, Kültürel Çoğulculukla Türkiye’nin nasıl bir istikrarsızlığa sürükleneceğini göremeyen   devşirilmiş aydınlarımızın katkıları büyüktür. Sorun bir etnik sorun değildir; bizim asıl sorunumuz 1940’ların sonlarında, ülkemizin Amerika’nın yörüngesine sokulması, Amerika’nın tavsiyelerine uyularak Türkiye’yi ayağa kaldıran Plânlı Karma Ekonomi uygulamasından vazgeçilerek, Türkiye’nin Dünya Finans Kapitalinin sömürüsüne açık bir hâle getirilmesi, bu yüzden millî gelir  artışının yavaşlaması, gelir dağılımının bozulması ve devlet yönetimine Kuvayı Milliye Ruhu’ndan beslenenlerin değil, ülkemizi Küçük Amerika yapmak isteyen  gafillerin getirilmesidir!

DEVLETÇİLİK SORUNLARI ÇÖZECEKTİ!
Bugün Doğu’daki geri yapının temel sebepleri Çok Partili Sisteme geçilirken,  Köy Enstitülerinin kapatılarak, köylünün cahil ve ağaların eline mahkûm bir şekilde bırakılması ve Batılı ‘dostların’ tavsiyeleri ile, buralardaki devlet teşebbüslerinin tasfiye edilmesidir. Böylece, ayrılıkçı terörün gelişmesi için âdeta zemin hazırlanmıştır. Hâlbuki daha 1936 yılında Celâl Bayar tarafından hazırlanan bir raporda, ‘Bölgedeki ağaların ve şeyhlerin nüfuzunun ancak Devletçilikle kırılabileceği, bunun için de İl Özel İdarelerine, umumî devlet programlarında olduğu gibi Devletçiliği sokmanın zorunluluğu’ üzerinde durulmaktaydı! Atatürk’ün de Van’a bir üniversite kurulması düşüncesinde olduğunu biliyoruz.
Hasan Ali Yücel’in yerine Millî Eğitim Bakanlığı’na getirilen Reşat Şemsettin Sirer’in, İlköğretim Genel Müdürlüğüne getirdiği Yunus Kâzım Köni’ye göre,  Köy Enstitülü öğrenciler “Bir ütopinin kurbanlarıdır”  (Sabahattin Eyüpoğlu, “Köy Enstitüleri Üzerine”, s. 19,  Cumhuriyet Gazetesi yayını).
Yani, Atatürk Türkiye’sinin “Köylüyü Uyandırmak Amacıyla geliştirdiği bu dev proje” bir ütopyadan başka bir şey değilmiş!
İşte bugünlere böyle geldik! ./…

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu girin!
Lütfen adınızı buraya girin