SEÇİM SONUÇLARI ÜZERİNE BİR ANALİZ (1)

0
25

Seçimlerden sonra, seçim sonuçları ile ilgili bir yazı yazdık ve durduk. Araya, daha önce yazmış olduğumuz ve gündemin yoğunluğu sebebiyle yayınlayamadığımız II. Abdülhamid yazıları girdi. Abdülhamid’i mutlaka yazmalıydık çünkü bu konuda müthiş bir kafa karışıklığı var. Abdülhamid’i sevenlerin de, Abdülhamid’e ‘Kızıl Sultan’ olarak bakanların da tarihimize bakışları sorunludur. Hemen herkes, hattâ bazı tarihçiler bile genel ezberleri tekrarlamaktan öteye gitmiyorlar. Fakat bu sadece Sultan Abdülhamid konusunda değil, hemen her konuda böyle. Derinliğine inceleyip araştırma gibi bir anlayışa sahip değiliz. Attilâ İlhan boşuna “Bizim aydınlar yazarlar ama okumazlar” demiyor!
Kemalist bir dünya görüşüne sahip olduğumuz hâlde, Sultan Abdülhamid üzerinde bu kadar durmamızı yadırgayanlar olabilir. Sultan Abdülhamid bizim, yanlış iliklenen ilk düğmemizdir! Eğer o dönem iyi bilinseydi; aydınlarımız bu kadar kolay manipüle edilemezlerdi. Sultan Abdülhamid’in 33 yıllık saltanatı, tarihimizin çok önemli bir dönemidir. Bugün yaşadığımız birçok sorun o dönemden mirastır! Bu nedenle, II. Abdülhamid dönemi; öncesi ve sonrası ile çok iyi bilinmelidir.
Ana konumuz olan seçimlere gelecek olursak:
Tahminlerimizin hilâfına sayın Erdoğan ve AKP bu seçimlerden de başarılı çıktılar. Bu başarıda, Doğu’nun yükselişini göremeyerek Batı Saplantısında devam eden ve aynı zamanda ülke gerçeklerini doğru okuyamayan CHP’nin payı da çok büyüktür.
Artık yeni bir sistemimiz var! Bu sisteme Cumhurbaşkanlığı sistemi deniliyor fakat fiilî durum Başkanlık! Bakalım nasıl olacak? İnşallah bu sistemi getirenler de pişman olmazlar; inşallah memleketin hayrına işler yapılır.
İnancımız odur ki, özellikle Ana Muhalefet olan CHP kendi köklerinden beslenmeye yanaşmadığı sürece; ya da, ülke gerçeklerini ve milletin hassasiyetlerini çok iyi kavrayan; Batı’nın vesayetini kırmakta kararlı yeni bir siyasî yapılanma meydana getirilemedikçe, AKP hep kazanacaktır. Aslında böyle bir parti de var; Vatan Partisi! Fakat, bu parti ‘nasıl olsa barajı geçemeyecek’ saplantısı; daha doğrusu manipülâsyonu nedeniyle, gönüllerde yeri olsa bile oy vermede tercih edilmiyor! Millet de, parlamentoda temsil edilen muhalefet partilerini seçenek olarak görmediği için AKP iktidarına mahkûm oluyoruz.
Artık tek yetkili olan sayın Cumhurbaşkanından beklentilerimiz şunlardır: Anıtkabir özel defterine yazdığı gibi, milletin tümünü kucaklayacak bir politika takip edilmesi; FETÖ felâketi ile feci sonuçlarını yaşadığımız Devlette Cemaatleşmeye son verilerek, bundan böyle, ‘Emanetin Ehline Verilmesi’ ilkesine uygun davranılması; “İtibardan Tasarruf Olmaz” anlayışında ısrar edilmeyerek, içinde bulunduğumuz ekonomik krizin ciddiye alındığını gösteren uygulamalar içinde olunması; kamudaki israfa son verilmesi; yanlış Suriye politikasından dönülerek, kardeş Suriye Devleti ile masaya oturulmasıdır. Bu yeni sistemle ilgili olarak sosyal medyada, ‘Atatürk İngilizlerin Adamıydı’ gibi yakışıksız bir anlam verilebilecek, “İngiliz sömürgecilerinin kurduğu 100 yıllık vesayet geçmişi geride kaldı” paylaşımında bulunan AKP’li vatandaş ve onun gibiler hakkında gerekenin yapılmasıdır. Eğer, gerçekten bu milletin tamamı kucaklanmak isteniyorsa; öncelikle bu milletin ortak değeri olan Atatürk’e dil uzatanların himaye edildiği görüntüsü verilmekten kaçınılmalıdır.
“CHP NİÇİN KAYBETTİ?” konusuna gelecek olursak: Bu konuda birçok neden sayılabilir. İlk olarak şunu belirtelim ki, CHP eğer, ‘Bağımsız Kürdistan’ davası güden Amerika’nın güdümündeki PKK’nın siyasî kanadı HDP’ye örtülü destek vermeseydi; ‘Amerika ile, NATO’yla müttefiklik ilişkimizi güçlendireceğiz; AB üyeliği millî hedefimizdir’ demek yerine; Doğu Perinçek, Saadettin Tantan ve Pof. Haydar Baş’la işbirliği yaparak, Anti Emperyalist bir söylemi benimsemiş olsaydı inanınız 24 Haziran’da çok daha farklı bir sonuç ortaya çıkardı. Ne yazık ki, bunu CHP tabanı bile görememektedir. İkinci ve daha önemli neden ise, mevcut CHP yönetiminin, meselelerimizi çözebilecek, güvenilir bir iktidar alternatifi görüntüsü verememekte olmasıdır.
Biz, Batı’nın vesayet çarklarını Plânlı Karma Ekonomi ile kırmıştık. Atatürk, Emperyalist Devletlerin bölgemize müdahalelerini önleyebilmek amacıyla Bölge Devletlerinin işbirliği yapmaları gerektiğine inanmaktaydı. Bu inançla, 1934 yılında Balkan Paktı’nı, 1937 yılında da o günün bağımsız Müslüman Devletleri olan İran, Irak ve Afganistan’ın katılımıyla Sadabat Paktı’nı kurmuştu. İkinci olarak da, “Milletin Efendisi” olarak baktığı köylünün gerçekten efendi olması için, ekonomik özgürlüğüne kavuşmasına ve gerçek Müslümanlığın yerine kaim olan, hurafelerden ve Arap kültüründen beslenen ‘Uydurulmuş Din’in etkisinden kurtarılarak aydınlatılması gerektiğine inanmaktaydı. Bunun için Köy Enstitülerinin ilk çalışmalarını başlatan da o büyük insandır. Fakat ne yazık ki, O’nun ölümünden sonra başlayan süreçte, O’nu hiç anlayamayanlar, Batılı Emperyalist Devletlerle ittifak ilişkisine girerek, Balkan ve Sadabat Paktlarını işlevsizleştirmişlerdir. Balkan ve Sadabat Paktlarının amacı Emperyalist Devletleri bölgemizden uzak tutmaktı. Hâlbuki, İngiltere, Fransa ve Amerika gibi Emperyalist Devletlerle yapılan ittifaklarla ve NATO’ya girmekle, bu devletlerin bölgemize müdahalelerine imkân sağlamış, İstiklâl Harbimiz sırasında ve sonrasında bize en büyük yardımları sağlayan Sovyetler Birliği’ne ise ‘En Büyük Düşman’ gözüyle bakılmıştır! Bu da yetmezmiş gibi, Plânlı Karma Ekonomi siyasetinin yerine, yeni edinilen Batılı ‘DOSTLARIN’ teşvikleriyle ithalât serbestisine geçilmiş ve bu nedenle kısa sürede, ülkemiz Batı’nın Açık Pazarı durumuna gelmiştir!
Prof. Korkut Boratav’ın verdiği şu değerli bilgi, Türkiye’nin II. Dünya Savaşı’nın sonunda Plânlı Karma Ekonomi siyasetinin terk edilerek, ülkemizin Batı’nın Açık Pazarı duruma getirilmesine sebep olan kararların alınmasında; 1946 yılında IMF’ye girmek için paramızın devalüe edilmesinde hiçbir ekonomik zorunluluk olmadığını ortaya koymaktadır:
“Savaş sonuna 250 milyon dolarlık, yani 1946 ithalât hacminin iki mislinden daha fazla bir döviz rezervi ile giren ve 1946 yılında l00 milyon dolara yakın bir dış ticaret fazlası veren Türkiye’nin, hiçbir ekonomik mantığa dayanmadığı hâlde yoğun bir dış yardım arama çabasına girmesi, önce Truman Doktrini, sonra da Marshall Plânı çerçevesi içinde yardım almaya başlaması, CHP ve DP hükümetleri dönemlerinde kesintisiz olarak ve aynı yaklaşım içinde süregelmiştir” (Türkiye Tarihi, Cilt IV. s. 343).
Ne yazık ki, ülkeyi bu yola sokan İnönü CHP’si, CHP’nin programından Kemalizm’i de çıkaracak; daha sonraki yıllarda CHP’nin Sosyal Demokrat olduğu ilân edilecektir! Hâlbuki, Kemalizm bizim Millî Sentezimizdi. Türkiye neleri başardıysa Kemalizm’le başarmıştı. Cumhuriyetimizin bir millî kalkınma seferberliği içinde bulunduğu 1930’lu yıllarda, Batılı ülkelerde sınıf esasına dayalı bir siyasî mücadele yaşanmaktaydı. Kuzey komşumuz Rusya’da, bir proleter ihtilâli olmuş ve Komünizm kurulmuştu. Dünyadaki tüm gelişmeleri çok iyi değerlendiren Atatürk, Serbest Piyasa Düzeni ile, Milletlerarası Sermayenin hâkimiyetini gerçekleştiren Kapitalizme; Sınıf tahakkümünü esas alan Komünizm ve Sosyalizme; Piyasa Ekonomisini esas alan, ‘Kapitalist ekonominin makyajlı hâli olan’ Sosyal Demokrasiye, sermayenin diktası olan Faşizme ve Nazizm’e itibar etmemiş; kendi Millî Sentezimiz olan, Plânlı Devletçilik ve Karma Ekonomi modelini uygulamıştır. Türkiye’nin millî hedefi; millî bir ekonomi kurmak, milletin refahını arttırmak, millî bilinci geliştirerek milletleşmek ve Millî Devletini güçlendirmekti. Ne var ki, Batı ideolojilerini papağan gibi ezberleyen SOL ve Arap Kültüründen beslenen İslâmcılar bu millî sentezin önemini bir türlü kavrayamadılar! Hele, ‘Atatürk’ün Partisiyiz’ diyenlerin bunu anlayamamaları bağışlanacak bir kusur değildir. Ne yazık ki, CHP üst yönetimi bugün, Atatürk’ü anlayamayanların işgali altındadır. O nedenle, seçimlerde millî bir ekonomi modeli önerememişlerdir. Hâlbuki, Türkiye’nin uygulayacağı model önünde hazır durmaktadır: Atatürk’ün başarı ile uyguladığı Plânlı Karma Ekonomi! /…

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu girin!
Lütfen adınızı buraya girin