OSMANLI TÜRK’E NASIL BAKIYORDU? (1)

0
228

CHP Genel Başkanı sayın Kemal Kılıçdaroğlu, Mersin’in Silifke ilçesinde katıldığı bir Yörük etkinliğinde yaptığı konuşmada, “Osmanlı döneminde herkes padişahın kulu ve kölesiydi. Millet diye bir kavram yoktu. Türk Milleti diye de bir kavram yoktu. Çünkü Osmanlı Türklerle alay ediyordu. Osmanlı’nın zulmüne bu çadırlarda ne mücadele verdiler…” şeklinde bir konuşma yaptı. Bu konuşması nedeniyle yandaş medyanın hedefi oldu. Sayın Erdoğan da, Grup konuşmasında Kılıçdaroğlu’na ağır eleştiriler yöneltti.
Anlaşılan o ki, bizim Osmanlıcılar, hayran oldukları Osmanlıyı pek tanımıyorlar!
Sayın Kılıçdaroğlu, bir gerçeği ifade etmiştir. Söylediklerinde yanlış bir şey yoktur. Osmanlı, Türklerin kurduğu bir devlettir. Fakat İmparatorluğa doğru giden süreçte Türklükten uzaklaşmıştır. Zaten, yıkılışının temel nedenlerinden biri de budur. Ne var ki, bize düzgün bir tarih öğretilmediği için, gerçeklerin yerine, herkes kendi ezberini tekrarlayıp durmaktadır. Bu bakımdan Falih Rıfkı Atay’ın “Barış Yılları” isimli kitabındaki şu tespit anlamlıdır:
“Osmanlı tarihini ilmihal gibi okurduk. Nerede ise padişahlarla peygamberleri birbirine karıştıracaktık. Hükümdarlardan hiçbirinin suçu ve günahı yoktu. Olmak ihtimalini de düşünemezdik. Okul tarihleri baştan başa övgü kitabı idi. Geçmişe övgüler düzmeyen, olup bitenleri dosdoğru yazan tarihçi yok gibidir. Özgürlük savaşçısı Mizancı Murat Bey’in kaleminden böyle bir yapıt ancak II.Meşrûtiyet’ten sonra okurlara ulaştığında, yazara çok ağır tepkiler yöneltilmiştir!”
Ne yazık ki, bu, bugün de böyledir. Yoksa sayın Kılıçdaroğlu ve sayın Cumhurbaşkanı arasındaki o tartışma yaşanır mıydı? Biz en iyisi, bu konuda saygın tarihçilerimizin hakemliğine baş vuralım. Bakalım onlar ne demişler.
Prof. Halil İnalcık, Osmanlı’da devlet büyürken, Türkmen etkisinin azalmasının sebepleri hakkında şunları söylüyor: “Akkoyunlu Türkmen rekabeti ortaya çıkınca, Osmanlı bürokrasisi kendi Türkmenlerini ‘Yörük’ adıyla Doğu Anadolu Türkmenlerinden ayırt etmeye başladı. Türkmenler Osmanlı resmî çevrelerinde çoğunlukla Alevî-Kızılbaş bir grup olarak ayırt edildi. O zamanlar bu doğal bir şeydi. O dönemlerde millî kimlik değil, ‘Mezhep ve Hanedan-Devlet’ kimliği egemendi. Öbür yandan Türkmenler, İran Şâhı İsmail’i kendilerinin gerçek pîr ve hükümdarı saydılar. Osmanlı sarayı onlara devlet düşmanı olarak bakmaya başladı. İşte ilkin, devletin sırf ‘Kullara Dayanan’ bir Hanedan İmparatorluğu hâline gelmesi, öbür yandan Türkmenlerin dışlanması sonucu olarak saray ve bürokrasi artık Türklük kimliği üzerinde durmadı. Osmanlı’nın kendini Türk’ten ayrı tutması, bu tarihî, siyasî koşullarla açıklanabilir. Bir hanedan devleti kendisini etnik bir gruba mâl edemezdi. Fakat yine de dil, kültür kökeni ve tarih bakımından devletin egemen unsurunun Türklük bilinci kaybolmadı. XVII. yüzyılda Evliyâ Çelebi, Osmanlı Devleti’ni kuranların Türklüğünü belirtiyor, hattâ onların Orta Asya Türkleri ve Kuzey Karadeniz Tatarları ile akrabalığından söz ediyordu. Anadolu ve Rumeli’de Türklerin yoğunlukla yaşadığı bölgelerde, Türklük, halk şâirleri, yaşam tarzı, yani dili ve kültürü ile yaşamaktaydı ve kendi ayrı etnik varlığının bilincindeydi (“Kuruluş ve İmparatorluk Sürecinde Osmanlı”, s.71).
Fatih’le yaptığı 1473 Otlukbeli savaşını kaybeden Akkoyunlu Padişahı uzun Hasan’ın, çok sayıda Türkmen aşireti ile birlikte İran’a yerleştiğini de hatırlatalım!
Osmanlı-Türklük ilişkisi hakkında Prof. Faruk Sümer de bize şu bilgiyi veriyor: “XVI. ve XVII. yüzyıllarda, çoğu Türk aslından olmayan Osmanlı müellifleri, Anadolu Türklerine ve bilhassa köylülere Etrâk-ı bî-idrâk (akılsız Türk) demişlerdir. Fakat bu müellifler ve bütün Osmanlı idarecileri, Anadolu Türklerinin devletin asıl dayanağını teşkil ettiklerini idrâk edememişlerdir. Böylece Türk cemiyetine zaaf gelince Osmanlı devleti de kudretini kaybetti. Osmanlı, son asırlara kadar Anadolu’nun insanını ve servetini görülmemiş bir israfla harcamış fakat ona hiçbir şey vermemiştir. Bu yüzden, Anadolu Türkleri yoksul ve geri kalmış bir cemiyet, Anadolu da harab bir memleket hâline gelmiştir. Anadolu halkı arasında idarecilere Osmanlı adı veriliyordu. Bu adın verilmesi, mensuplarının saray ve ocaktan yetişmeleri ile kavmî bakımdan Türk halkından çıkmamaları ile ilgilidir. Anadolu Türkleri bunlara âdeta yabancı ve istilâcı bir zümrenin mensupları gözü ile bakıyorlardı. Osmanlı sınıfının mensupları, Anadolu halkına bilhassa köylü ve göçebelere göre mağrur, haşin, hiylekâr, sözünde durmaz, vefasız ve gayri âdil ve benlikçi insanlardır” (“Oğuzlar”, s. 15)
Faruk Sümer, Doğu Anadolu halkının şu deyişini naklediyor: “Şalvarı Şaltağ Osmanlı, Eğeri kaltağ Osmanlı, Ekende yok, biçende yok; yemede ortağ Osmanlı!”
Orta Anadolu’da da şu deyiş söylenmekteydi: “Kara çadır is mi tutar. Beğlik martin pas mı tutar. Ağlarsa anam ağlar. Osmanlıdır yas mı tutar” (Oğuzlar, s. 15. dip not)?
Prof. Faruk Sümer, daha sonra şu tespiti yapmaktadır: “Gerçekten, XIX. yüzyılda Anadolu’yu gezen Avrupalı seyyahlar Anadolu Türklerinin yoksulluklarına rağmen asil ruhlu, namuslu insanlar olup, kötü idareciler elinde yoksul ve geri kalmış bir duruma düştüklerini yazarlar ki, bunun bir gerçek olduğu şüphesizdir” (Oğuzlar, s. 15).
Prof. Faruk Sümer, ‘Anadolu’nun en babayiğit gençlerinin, bir daha dönmemek üzere Cezayir, Tunus, Trablus ve Yemen’e gönderildiklerini; Osmanlı’nın, Anadolu’nun insanını ve servetini görülmemiş bir israfla tükettiğini; Edirne ve Manastır’da olmak üzere Rum İli’nde iki, Şam ve Bağdat’ta birer askerî idadî olmasına karşılık, Sivas’tan İzmir’e kadar koskoca Anadolu bölgesinde bir tek askerî mektep olmadığı; neticede Türk Milletinin maddeden telâfisi imkânsız kayıplar verdiği; hattâ belki, manevî hasletlerinden bazılarının zayıfladığı, yani töresinin zaafa uğradığı’ tespitlerine de yer veriyor (Oğuzlar, s. 217).
Prof. İlber Ortaylı’nın 1683 Viyana bozgunundan sonra yaşanan, Türklerle ilgili gelişmeler hakkındaki değerlendirmesi de özetle şöyledir: “Türkler 18 – 19. yüzyıla kadar devlet idaresine sınırlı ölçüde katılıyordu. Türk adı ‘kaba-köylü’ anlamında kullanılıyordu. Türk adı, seçkin Osmanlı grupları kadar bazen İstanbul halkı arasında bile hakaret olarak kullanılırdı. Karagöz perdesindeki en sevimsiz tip olan Baba Himmet’e ‘Türk’ denirdi” (“İmparatorluğun En Uzun Yüzyılı”, s. 60, 64, 72).
Prof. Mustafa Akdağ’a göre, II. Murat’ın son dönemlerinde, devletin esas kurucu unsuru olan Türkler, hâkimiyeti Enderun’a ve yeniçerilere kaptırdıkları için, siyasî rollerini önemli ölçüde kaybetmişler, hükümet nezdinde yüksek mansıpları ellerinden kaçırmışlardır. II. Murat’ın iki kere saltanatı bırakmasında bu çekişmeler etkili olmuştur. Osmanlı Devleti’nin millî bir devlet olarak gelişememesinin en önemli etkeni de işte bu kozmopolit yapıdır (Türkiye’nin İktisadî ve İçtimaî Tarihi, s. 48, 379, 383).
1.Murat döneminde açılan Enderun, Fâtih’ten itibaren Türk’ten başka her milleti Osmanlı idaresine ortak eden bir makine hâline gelmiştir. Fâtih’in sadrazamlarından sonuncusu hariç hepsi kapıkulu kökenlidir. Bu makineyi İ.Hami Danişment şöyle tanımlamaktadır: “Tabiî ki böyle bir makinenin kurulması demek, Türk unsuru hariç olmak üzere bütün milletlerin iştirak edebileceği bir yabancı köle idaresi kurmak demektir. Bütün unsurların elbirliğine müstenit bir imparatorluk siyaseti belki faydalı ve zarûri olabilir. Fakat bu imparatorlukların hepsinde hâkim bir millet vardı; Osmanlı sisteminin eksik tarafı işte bu hayatî esasın ihmâlinde gösterilebilir. Bu vaziyet, bilhassa Fâtih devrinden Kanunî devrine kadar Türklerle devşirmeler arasında şiddetli bir gerginlik ve hattâ siyasî mücadele zuhuruna sebep olmuştur” (Prof. Abdurrahman Küçük, “Dönmeler Tarihi”, s. 93).

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu girin!
Lütfen adınızı buraya girin