II. ABDÜLHAMİD; EZBERLER VE GERÇEKLER (5)

0
15

Eleştiri okları hep Abdülhamid’e çevrilidir; İttihatçılara ise toz kondurulmaz! Bu bakımdan biraz da İttihatçılar üzerinde duralım. II. Meşrûtiyet döneminde, Meclis-i Mebusan Başkanlığı yapan, İttihatçıların en eğitimli isimlerinden biri olan, Hürriyet uğrunda, 19 yıl Fransa’da yaşamak zorunda kalan, mücadelesini bu ülkede sürdüren Ahmet Rıza Bey, kendisinin de bir mensubu olduğu İttihat ve Terakki Cemiyeti’ne yazdığı 15 Temmuz 1915 tarihli bir mektupta, Cemiyetin müstebit yönetimini şu sözlerle eleştirmektedir:
“Büyük bir üzüntüyle görülüyor ki, iş başında bulunan yöneticiler, geçmişin yalnız bir evresinden ders almışlar. Tahttan indirilmiş hakanın otuz yıl o mevkide nasıl ve ne önlemler sayesinde durabildiğini incelemişler! Bunlar da önceki dönemin mütegallibeleri gibi aldanıyorlar; bir yandan ahlâk bozukluğuyla yokluk ve yoksulluk, öte yandan korku ve dehşet istibdadın sürmesine yeter sanıyorlar. Oysa, Abdülhamid’in keyfî yönetiminde başka bir beceri, başka bir güç ve büyüklük vardı. Sıradan ve çocuksu kararlarla, birbiriyle çelişen, geçici yasalarla istibdad da maskara oldu. Halk korkmuyor, nefret ediyor” (Ahmet Rıza Bey, “Anılar”, s. 76)!
Sultan II.Abdülhamid, “Millet henüz meşrûtî idareye hazır değildir. Tahsil ile aydınlanıp liyakat kesbedinceye kadar pederane bir idareye tâbi olması zarurîdir” diyerek Meclis-i Mebusanı feshettiği için ona ‘Müstebit Padişah’ ‘Hürriyet Düşmanı’ dediler; hâlâ da demektedirler! Şimdi bakınız, Abdülhamid’i, ülkeye Hürriyet getirmek için tahttan indiren İttihat Terakki’nin en yetkili isimlerinden biri olan Talât Paşa hakkında, Rauf Bey neler söylüyor:
“Bir zamanlar hürriyet uğrunda mücadele edenlerin ilk safında bulunan Talât Bey’in, sadrazam olunca ‘Millet henüz meşrûtî idareye hazır değildir. Memleketin selâmeti ve milletin emniyeti için münevver bir istibdat idaresi zarurîdir’ dediğini kulağımla işitmiştim” (Rauf Orbay, “Siyasî Hatıralarım”, s. 237)!
II. Meşrûtiyet Döneminde, Meclis-i Mebusan ve Âyan Meclisi Reisliği yapan Ahmet Rıza Bey, Abdülhamid’le ilgili bir hatırasını şöyle anlatır:
“Japon İmparatoru’nun erkek kardeşi, Sultan Abdülhamid’e konuk gelmişti. Sarayda ziyafet verildi. Âyan başkanı hastaydı, gelmemişti. Ben Padişahın solunda, Sadrazam Hüseyin Hilmi Paşa’nın yanına oturdum. Faik Paşa çevirmenlik hizmetiyle Padişahın sağında ayakta duruyordu. Prensle Almanca konuyordu. Padişah yemeğin başlangıcından sonuna kadar sofrada bulundu. Japon müziğinden, tarımından, donanmasından söz açtı ve sözleri çevrilene kadar da Hüseyin Hilmi Paşa ve benimle konuşuyordu. Sultan Abdülhamid’in bu bilgili davranışına o akşam hayran olmuştum. O adamda kuruntu hastalığı olmamış olsaydı, yönetimde kalmış olsaydı, milleti mutlu edecekti. Bunu kendisine de söylemiştim. ‘Millete istediği meşrûtî yönetimi ihsan buyurdunuz; tek sevgili padişahsınız. Niçin çıkıp gezmiyorsunuz? Çekiniyorsanız, arabada karşılıklı oturalım, birlikte çıkalım’ dedim. ‘Daha alışmadım, yavaş yavaş olur’ buyurdu; ama yapmadı. Padişahla birlikte gezmeye çıkmak, bir Ermeni kurşununa, bombasına uğramak benim için de büyük bir tehlikeydi” (Ahmet Rıza Bey, “Anılar”, s. 38).
Görüldüğü gibi Ahmet Rıza Bey bile Padişahla aynı arabada seyahat etmekten korkuyor! Demek ki, Abdülhamid, Yıldız Sarayı’ndan çıkmamakta pek de haksız değilmiş. Ayrıca, Ahmet Rıza Bey’in verdiği bilgi, Sultan Abdülhamid’in ne kadar kültürlü olduğunu da bize göstermektedir.
Sultan Abdülhamid’in Selânik’teki sürgün yıllarında kaldığı Alâtini Köşkü’nde, 153 gün, Sultanı koruyan askerlerin komutanı olarak görev yapan Kurmay Binbaşı Ali Fethi Bey (Okyar), sabık Hakanla birçok görüşme yapmıştır. Bir görüşmesini şöyle not etmiş:
“Sultan Hamid’in çok nâfiz (delip geçen), karşısındakinin düşündüklerini okumak istercesine hâkim bir bakışı vardı. Fakat aradan bir müddet geçtikten sonra, bana itimat etti, hattâ ve meselâ bu arada meşhur Kiliseler Kanunu dolayısıyla istikbâli âdeta okuyan tahminleri karşısında uzun uzun düşündüm. Sırası gelmişken bu Kiliseler Kanununu anlatayım. ‘Bulgarlar, Fener Patrikhanesinden ayrılmak ve müstakil bir kiliseye sahip olmak istiyorlardı. Böylelikle dinî istiklâllerini elde edeceklerdi. Sultan Hamid, iki tarafı da senelerce idare etmiş, her an devam eden çatışmanın uzayıp gitmesini sağlamıştı. Fakat İbrahim Hakkı Paşa’nın sadareti zamanında nasıl oldu bilmiyorum, Kiliseler Kanunu çıkarılmış. İstanbul’da ve Sofya’da müstakil Bulgar Ekzarhlığı kurulmuştu.’ Sultan Hamid bu haberi öğrendiği zaman çok hayıflandı ve büyük bir teessür alâmeti içinde ‘Eyvah… Ne Yaptınız? Bulgarlarla Yunanlılar birleşirse Balkanlar için en büyük tehlikedir’ demişti. Nitekim, hakikaten, iki sene sonra çıkan Balkan Harbi’nin esas sebebi, zamanlardır aralarında sürüp giden Kilise İstiklâli ihtilâfının bizim tarafımızdan hâlledilmesi garabeti idi. Bu anlaşmazlık ortadan kalkınca, Venizelos Sofya’ya yanaşma imkânını bulmuş, bizim çok geç haber aldığımız Bulgar-Yunan gizli ittifakı yapılmıştı” (Cemal Kutay, “Bilinmeyen Tarihimiz”, s. 144)!
Abülhamid’in yüksek devlet adamlığı vasıflarını, bir İttihatçı subay olan Ali Fetih Bey bile takdir etmiş. Fakat, ne yazık ki, bizim ‘aydınlarımız’ ezberlerinin karanlığında yaşadıkları için, ezberlerini bozacak gerçeklere dönüp bakmak erdemliliğini gösteremiyorlar!
Tarihimizi çok iyi bilen Atatürk, Abdülhamid Han konusunda da en gerçekçi tespiti yapan insandır. Hâkimiyeti Milliye gazetesinde yöneticilik de yapan Nizamettin Nazif Tepedelenlioğlu, Meşrûtiyet’in 50. yılı münasebetiyle Hürriyet gazetesinde yayınlanan yazı dizisinin 31 Temmuz 1958 tarihli olanında, şu çok ilginç anısını nakletmiş:
“1937 yılının yaz aylarından biridir. Doğrudan doğruya kendi kontrolünde olan bir gazetede “Makedonya” adlı bir eserim tefrika ediliyordu. Bir akşam üstü başyaver Celâl Bey beni telefonla aradı. Dolmabahçe sarayına davet edildim ve saraya gidince de hemen hiç bekletilmeden üst kata çıkarıldım. Bir kapı açıldı, kendimi büyük adamın karşısında buldum. Saygılarımı bildirince mutat bir iki nezaket cümlesi ile beni taltif etti. Sonra: “Yazını okuyorum” dedi. “Hürriyetin ilân edildiği zaman küçük bir çocuk olman lâzım. Fakat tebrik ederim, o günleri iyi canlandırıyorsun. Yalnız, Abdülhamid’i hiç sevmediğin belli.” Biraz durdu. Elindeki bir renkli kalemi önünde açık duran kalın ciltli bir Fransızca kitabına dikine vurarak düşünür gibi oldu. Ben susuyordum. Bu hâl bir iki dakika devam etti. Sonra birdenbire şu sözler çıktı ağzından “Sevme Abdülhamid’i, gene de sevme! Fakat sakın hatırasına hakaret edeyim deme. Senin neslin biraz daha temkinli kararlar vermeye alışmalı. Bak çocuk! Şahsî kanaatimi kısaca söyleyeyim. Tecrübe göstermiştir ki, toprakları üstünde yaşayan insanların çoğunun ahvali meşkûk(durumları şüpheli) ve hudutları yalnız düşmanlarla çevrili bir büyük devlette Abdülhamid’in idare tarzı, âzamî müsamahadır. Hele bu idare tarzı on dokuzuncu yüzyılın sonlarında tatbik edilmiş olursa” (Y. Koç, A. Koç, “Belgelerle Mustafa Kemal Atatürk, s. 78)!
Hâlbuki, Atatürk, 27 Ocak 1923’te Annesi Zübeyde Hanım’ın mezarı başında, yaptığı konuşmada, Abdülhamid dönemini eleştirmekteydi. Atatürk, bu konuşmasında Abdülhamid dönemi hakkında şunları söylemekteydi:
“Burada yatan validem, zulmün, cebrin bütün milleti felâket uçurumuna götüren keyfî bir idarenin kurbanı olmuştur. Bunu izah etmek için, müsaade buyurursanız ıstıraplı hayatımın bariz birkaç noktasını arz edeyim. Abdülhamid devrinde idi. 1905 yılında mektepten henüz erkânıharp yüzbaşısı olarak çıkmıştım. Hayata ilk adımımı atıyordum. Fakat bu adım hayata değil, zindana tesadüf etti. Hakikaten bir gün beni aldılar ve müstebit idarenin zindanlarına koydular. Orada aylarca kaldım. (…) Sürgün yerinde geçirdiğim mücadeleler onun hayatını ıstıraplar ve gözyaşları içinde geçirtmiştir.”
Abdülhamid döneminde, bu mağduriyeti yaşayan ve duygularını bu şekilde açıklayan Atatürk, yıllar sonra, Nizamettin Nazif Tepedelenlioğlu’na Abdülhamid hakkında yukarıda uyarıyı yapmaktadır!

Facebook Yorumlar

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu girin!
Lütfen adınızı buraya girin