II. ABDÜLHAMİD; EZBERLER VE GERÇEKLER (4)

0
12

II. Abdülhamid’e yöneltilen çok haksız eleştirilerden biri de, Abdülhamid’in 31 Mart Hadisesinin sorumlusu olarak gösterilmesidir ki, bu kesinlikle doğru değildir.

Önce, hep eleştirilen fakat pek bilinmeyen bu 31 Mart Hadisesi hakkında yapılan birkaç değerlendirmeye yer verelim. Gazeteci Ecvet Güresin, Meşrûtiyet basını hakkında şu değerlendirmeyi yapmaktadır: “Meşrûtiyet basınının niteliklerinden biri ve belki de başta geleni, bu gazetelerden çoğunun bir yerden beslenmesi idi. Saraydan beslenirler, dış çevrelerle temasta olan Şerif Paşa gibi, Amiral Sait Paşa gibi kişilerden beslenirler, ya da İngiliz Gizli Servisi tarafından desteklenirlerdi. Beslenenler, birtakım çıkar çarpışmalarını gazetelere aksettiriyorlar, o günlerde pek moda olan ‘kirli çamaşır’ yayınları halk tarafından ibretle okunuyordu. Bu kirli çamaşır yayınlarından meselâ Ahmet Cevdet Bey’le Ahmet İhsan Bey arasındaki tartışma meşhurdur. Hele Tevfik Fikret’le Hüseyin Cahit’in Tanin yüzünden giriştikleri çirkin kavga, kamuoyunun güven duyduğu kişiler tarafından yapıldığı için, büyük ilgi toplamış, fakat aynı zamanda bir güvensizlik, bir inanç yoksunluğu hissinin yayılmasına da büyük ölçüde yardım etmiştir. 31 Mart’ı meydana getiren nedenlerden biri ve başlıcası belki,  bu hissin yerleşmesi, şeriatçıların da ortamdan faydalanmak konusunda kamuoyu karamsarlığını ustalıklı olarak sömürmeleridir” (Ecvet Güresin, “31 Mart İsyanı”, s. 24).
Pakistanlı araştırmacı Feroz Ahmed de, 31 Mart öncesindeki atmosfer konusunda şu önemli bilgileri veriyor: “Yeni rejim, ilk büyük buhranını 1908 Ekim’inde yaşadı. 5 Ekim’de Bulgaristan tam bağımsızlığını ilân ediyor, bir gün sonra da Avusturya-Macaristan Bosna ve Hersek’in kendi İmparatorluğu’na katıldığını açıklıyordu. Aynı gün, Girit Yunanistan ile birleşmek kararına vardığını duyuruyordu. Bâb-ı Âli’nin yapabileceği pek bir şey yoktu. 1878 Berlin Kongresi’ne katılan devletlere baş vurarak protesto etti. Çünkü ilk iki karar, bu kongre sonucu imzalanan antlaşmayı ihlâl etmekteydi. Girit için ise, büyük devletler garanti vermişlerdi! Büyük devletler cevap vermekte gecikmediler:Türkiye lehinde duruma müdahale etmeyeceklerini açıkladılar! Bu saldırgan davranışlar, Osmanlı İmparatorluğu’nun her köşesinde büyük öfke ve kızgınlık uyandırdı. Avusturya’dan gelen mallar boykot edildi. Balkan krizi, durumdan hoşnut olmayanlara yeni rejime saldırmak fırsatını yaratmıştı. İlk tepki 7 Ekim’de ve biraz da beklendiği gibi dinsel bir biçimde ortaya çıktı. Kör Ali adıyla tanınan Hoca Ali Efendi’nin liderliğindeki büyük bir Ramazan kalabalığı Saray’a yürüdü. Abdülhamid’den Şeriatın geri getirilmesini, Meşrûtiyetin kaldırılmasını, fotoğraf çekiminin yasaklanmasını ve Müslüman kadınların sokaklarda dolaşmasına bir son verilmesini istediler” (Feroz Ahmad, “İttihat ve Terakki”, s. 50).
 O günlerin atmosferini Nahid Sırrı Örik, “Abdülhamid Düşerken” romanında, şöyle anlatıyor:
“İstanbul, Rumeli’nden gelmiş kimselerden gittikçe soğuyor; kendi içinde beliren mutedillere, Ahrar (Hürriyet) ismiyle teşekkül eden fırkaya dönüyordu. Cemiyete karşı bir soğuma, ondan bir uzaklaşma başlamıştı. Muhtelif unsurlar, Müslüman azınlıkları da dahil, kendi aralarında birer grup hâline gelmişlerdi. Mart ayının son günlerinde, bir gece yarısı, muhalif bir gazetecinin (Hasan Fehmi’nin) Köprü üzerinde öldürülmesi İttihat ve Terakki’yi hedef hâline getirecek ve iki üç sabah sonra 31 Mart askerî ayaklanması başlayacaktı.”
Nahid Sırrı Örik, “Eğer, Padişah isteseydi, Hareket Ordusu’nun İstanbul’a girmesi mümkün olmayabilirdi” demektedir. Fakat Sultan Abdülhamid artık yorulmuştu.
Nahit Sırrı Örik’in verdiği şu bilgi de 31 Mart’ı anlamımız bakımından önemlidir: “Hükümdarın, ecnebî himayesi istemiş olduğuna dair Ayestefanos’taki Ordu’da çıkan şayialar sadece bir iftira idi. Sultan Abdülhamid Han, yardım istemek şöyle dursun, Rusya İmparatoru namına, sefir tarafından bildirilen himaye teklifini de reddeylemişti. Etrafında kendisini müdafaaya hazır kuvvetlere ve bütün İkinci Orduya, Selânik’ten gelen kuvvet şehre girdiği takdirde mukavemet etmeyerek, silâhlarını teslim etmelerini tebliğ ettirmişti. Bütün hassa ordusu elindeydi. İsteseydi, kolaylıkla İstanbul’a da sokmaksızın Rumeli ordusunu bozguna uğratabilirdi” ( “Abdülhamid Düşerken”, s. 195).
Falih Rıfkı Atay’ın belirttiğine göre, hiçbir ciddî bilgi ve belgeye dayanmadan, Abdülhamid’e fatura edilen 31 Mart Ayaklanması (milâdi takvime göre 13 Nisan’dır) hakkında Atatürk’ün kanaati şudur: “İttihat ve Terakki reisleri, hükümet kuvvetini meşrûluk prensiplerine aykırı olarak şahıslarında toplamışlar ve serbest seçimle gelen bir millet meclisi yerine, asker kuvvetine dayanarak zor ve şiddet kullanmışlardır. Bu fikrimi İttihatçı arkadaşlarıma söyledim durdum, fakat anlatamadım!”
Falih Rıfkı’nın belirttiğine göre, 31 Mart suçlularını yargılama divanında görev alan Rauf Orbay, Mustafa Kemal’in bu düşüncelerine hak verir ve İttihatçı şahsiyetlerle eski yakınlığını kaybettiğini de söyler (“Çankaya”, s. 64)!
Talât Paşa da, Abdülhamid’in 31 Mart isyanında parmağı olmadığı görüşündedir (Osman Selim Kocahanoğlu, “31 Mart Ayaklanması”, s. 428).
Abdülhamid’e karşı olduğu bilinen Şevket Süreyya Aydemir’e göre de, 31 Mart olayında Abdülhamid’in bir dahli yoktur. 31 Mart, tam bir askerî disiplinsizlik temeline dayanmaktadır. Şevket Süreyya 31 Mart’ın sebebinin, Meşrûtiyet İhtilâlinden sonra devletin içine sürüklendiği otorite boşluğu ve kaos ortamı olduğunu belirtmektedir.
Bilim ve Ütopya Dergisi’nin, Kasım 2013’te yayınlanan,  “Gericiliğin Ulu Hakanı II. Abdülhamid”  başlıklı özel sayısına verdiği mülâkatta, Prof. Sina Akşin de, 31 Mart hakkında şu değerlendirmeyi yapmaktadır:
 “31 Mart esas olarak Prens Sabahattin’in İttihatçılara karşı İngilizlerle birlikte tezgâhladığı bir askerî darbe. Erleri ve daha ziyade onbaşı ve çavuşları kullanarak İttihatçıları ezmek istiyorlar. Abdülhamid’in doğrudan bir rolü yok. Hattâ, Prens Sabahattin’in kafasındaki tasarılardan biri de, Abdülhamid’i tahttan indirmek! O kısmı doğru. Bu Prens Sabahattin çok darbe heveslisi; ama her zaman bir şekilde yüzüne gözüne bulaştırıyor. 31 Mart da onun bu başarısız girişimlerinden biri.”
Doğan Avcıoğlu’nun belirttiğine göre, İttihatçılar, 31 Mart olayında, ünlü “Intelligence Service” mensubu, İngiltere Sefareti Baş Tercümanı Fitz Maurice ile, onun hizmetindeki yerli işbirlikçilerinin marifetlerini tespit etmişler, ama bu konuyu kurcalamaktan kaçınmışlardır (Avcıoğlu, “31 Mart’ta Yabancı Parmağı”,  s. 16).
 Görüldüğü gibi, 31 Mart Hadisesinin içinde Abdülhamid yoktur. ./…

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu girin!
Lütfen adınızı buraya girin