BU KAÇINCI KRİZ?

0
34

AKP 2002’den sonraki bütün seçimleri ‘ekonomik istikrar bozulur’ şantajı ile kazanmayı başardı. Fakat artık, doların kararlı adımlarla 5 liraya doğru ilerlediği bir ekonomide, ‘muhalefet büyük hatalar yapmadıkça’ ‘İSTİKRAR’ istismarı ile iktidarlarını sürdürmeleri mümkün değildir. 2003-2018 yılları arasında verilen cari açık toplamı 555 milyar dolardır. 2017 İHRACATIMIZ 157; İTHALÂTIMIZ 234 milyar dolardır!
Bunlar dışa bağımlı ekonominin sonuçlarıdır!
Ancak, bu durumun sadece AKP için geçerli olmadığını da belirtmeliyiz! Türkiye 1946’dan bu yana ekonomisini dışarıya bağlamıştır. Fakat bu iktidar döneminde bu bağımlılık zirve yapmıştır. Ayrıca bu dönemde, hiçbir dönemde olmayan boyutlarda bir kaynak israfı yaşandığını da belirtmeliyiz.
Sayın Kılıçdaroğlu’nun belirttiğine göre, 1923-2003 arasındaki toplam devlet harcamaları 713 milyar dolardır. 2003-2017 arasında ise 2 trilyon doların üzerindedir! Üstelik, bir de 60 milyar dolarlık kamu varlığımızı özelleştirme yoluyla satmışlar!
İktidarın millî bir ekonomi politikası yok! Üretim teşvik edileceğine tüketim teşvik ediliyor! 2003-2017 arasında, tüketici kredileri 6.5 milyar liradan 510 milyar liraya yükselmiş! Tasarruf alışkanlığımızı yitirdik. Bunu eleştirenler, “İtibardan tasarruf olmaz” diye paylanıyor!
Türkiye 1946 yılında Batı’nın ekonomik sistemine katılmayı kabul ederek IMF’ye üye olduktan sonra bir türlü ekonomik krizlerden kurtulamıyor. İlk devalüasyonu IMF’ye katılırken -hiç gereği yokken-, yaptık! O tarihte dış ticaret fazlamız yüz milyon dolardı! Amerika’nın baskılarına direnen Menderes, sonunda 1958 yılında, devalüasyon yapmak zorunda kalmış; 2.80 TL olan dolar 9 lira olmuştu. Süleyman Demirel Hükümeti de 1970 yılında doları 13.50 TL’ye yükseltmek zorunda kalmıştı. 1979’da Bülent Ecevit Hükümetini deviren ekonomik krizi yaşadık. 1980 24 Ocak kararlarıyla Batı’nın istediği ekonomik kararları almamıza rağmen, 1994 krizini yaşadık; 5 Nisan kararlarıyla Tansu Çiller’in; 2001 kriziyle Ecevit’in Koalisyon Hükümetinin devrilmeleri ve bugün yaşadığımız ekonomik kriz, ekonomimizin Batı’nın vesayetine sokulmasının sonuçlarıdır.
Karar gazetesinden İbrahim Kahveci, yaşadığımız ekonomik krizle ilgili şu tespiti yapmış: “Bu yıl ekonomiyi çevirmemiz için 200 milyar dolara ihtiyacımız var. Demokratik hak ve özgürlüklerin düşük düzeyi nedeniyle yabancı sermaye gelmiyor!”
Sanki yabancı sermaye bir ülkede demokrasinin standardına bakıyormuş gibi! Nedense, bu krizin asıl nedeninin Batı’nın Açık Pazarı durumuna gelmemiz olduğu görmezden geliniyor! Fakat, gerçek çıkış yolunu gösterenler de var. KRT TV’de her hafta Salı akşamları yayınlanan “ÜÇGEN” programında ilgiyle izlediğimiz, Selçuk Geçer, Ulusal Kanal’da katıldığı bir programda, Rusya’nın 1997’de moratoryum ilân ederek ekonomisini yoluna koymayı başardığını hatırlatarak, Türkiye’nin bir an evvel Atatürk’ün Plânlı Karma Ekonomi modeline geçmesi gerektiğini belirtiyor.
Prof. Korkut Boratav da şu değerlendirmeyi yapıyor: “12 ay içinde vadesi gelen dış borçların toplamı 185 milyar dolar. Buna 12 aylık cari işlem açığını ekleyin, dış finansman açığı 235 milyar doları aşacaktır. 2009’da ekonomi küçülmesine rağmen 50 milyar dolar cari açık verildi! Yani, ekonomimiz yapısal olarak öylesine bir dış bağımlılık cenderesine girmiş ki, ya finans kapitale teslim olacaksınız; ya da ancak halkçı bir iktidarın göze alabileceği sert tedbirlere gideceksiniz. Örneğin, sermaye hareketlerine kontrol getirilmeli, dış borçlarda yumuşak tabirle yeniden yapılandırmaya gidilmelidir.”
Ekonomist Enis Musluoğlu’nun uyarıları da özetle şöyle: “Türkiye’nin kesinlikle üretim ekonomisi modeline geçmesi gerekmektedir. Şu an hızla yapılması gereken Çin, Rusya ve İran ile ekonomik işbirliklerini hızlandırmaktır. Bugün dünyanın en büyük cari fazlasını veren Çin’in 3.5 trilyon dolar fazlası var. Bunun çok küçük bir birimi Türkiye’ye çekilebilse ve doğrudan istihdama yönelik bir yatırıma çekilse biz şu anki durumumuzdan çok daha iyi oluruz. Çin’in ekonomik politikalarının iyi araştırılması lâzım. (ÇİN) Yarı Kapalı bir ekonomi olmakla beraber dünyanın en fazla para çeken ülkesi. Sıcak para ile kendi ülkenizi kendi ellerinizle küresel fonların kucağına atmış olursunuz. Çin ve Rusya eksenli Avrasya plâtformuna yakınlaşması Türkiye’nin uzun vadeli plânları için doğru bir adım. Rusya, İran ve Türkiye hedefte. İran’dan sonra sıra Türkiye’ye gelecek!”
Şimdi bakınız; burnumuzun dibindeki Rusya, Brezilya’dan 44 milyar dolarlık tarım ürünü ithal ediyor. Şu işe bakınız ki, Rusya’ya ihracat yapacak potansiyele sahip olan yanıbaşındaki Türkiye de Rusya gibi ithalâtçı olmuş!
Tarımda dış ticaret açığımız 7 milyar dolar! Peki, niçin? Çünkü Millî bir Tarım politikamız yok ve Batı’nın önerdiği politikaları aynen uyguluyoruz da ondan! Meselâ, Dünya Bankası ‘çiftçiye mazot, gübre vs. desteğinden vazgeçin; doğrudan gelir desteği verin’ diyor; biz de aynen uyguluyor; çiftçiyi tembelliğe alıştırıyoruz! Netice: Tembelliğe alışan çiftçimiz iki Trakya büyüklüğünde toprağı ekmekten vazgeçmiş!
Peki, çare ne? Çare, Plânlı Ekonomi! Yani 1946 yılında vazgeçtiğimiz sistem!
Ne yazık ki, yaşadığımız bu krizin nedeninin ülkemizin Batı’ya olağanüstü bağımlılığı olduğunu hâlâ daha göremeyen ‘uzmanlar’ var.
2002 yılından bu yana Dünya Bankası’nın adamı Kemal Derviş’in Neoliberal ekonomi programı uygulanıyor. Cumhurbaşkanı adaylarının söylemlerine bakıyoruz; Vatan Partisi dışında hemen hepsinin hedefi Batı! Hiçbir zaman üye olamayacağımız Avrupa Birliği hepsinin Millî Hedefi!
İtalya’da, Mart 2018 seçimlerini kazanan Ulusalcı Partilerin, “Biz Almanya ve Fransa’nın sömürgesi olmak istemiyoruz” diyerek AB’ye karşı çıktıklarını hatırlatalım!
Hükümet son kriz nedeniyle açıkladığı bildiride, Serbest Piyasa Ekonomisinin bütün kurallarıyla uygulanacağını belirtiyor! Peki, nerede kaldı Yerlilik ve Millîlik? Allah aşkına! Çektiğimiz bütün bu sıkıntıların sebebi Serbest Piyasa Ekonomisi değil mi? ABD Başkanı Trump ithalâta önemli sınırlamalar getirirken, bizimkiler hâlâ daha Serbest Piyasa Ekonomisini ve Batı ile işbirliğini savunuyorlar!
Çin’in DOĞU’da bir yıldız olarak yükselmekte olduğunu TÜSİAD bile gördüğü hâlde, bu ülkeyi yönetenler göremiyorlar! Çin’in 4 trilyon dolara yakın rezervi var! Çin’le yapılacak bir işbirliği Türkiye’yi Batı’ya bağımlılıktan kurtarabilir. Fakat Batı’ya öylesine bağımlılar ki, ne iktidarın ne muhalefetin bu konuda ciddî bir çalışması var!
24 Haziran’da Tek Adam yönetimine son verilmesi önemlidir. Fakat Batı’nın vesayetine son verilmesi bundan çok daha önemlidir. Bu vesayetin bize nelere mâl olduğunu hâlâ daha anlayamadık mı?
Tekrar hatırlatalım: Yaşadığımız ekonomik krizlerin temel sebebi Batı’nın Açık Pazarı duruma gelmiş olmamızdır. Ermeni Soykırımı iddiaları Batı’nın bize karşı beslediği düşmanlığın bir yansımasıdır. FETÖ ÇETESİ ve PKK TERÖRÜ de Amerika’nın bir GLADYO operasyonudur.
Bütün bu yaşadıklarımızın sebebi, Atatürk’ün ölümünden sonra, Rusya ve Bölge Devletleriyle işbirliğinin terk edilerek, Batı İttifakına katılmamızdır. Buna gerekçe olarak gösterilen Sovyet Tehditlerinin aslı astarı yoktur. Acı olan, özellikle, 15 Temmuz Darbe Teşebbüsünün arkasındaki gücün Amerika olduğunun anlaşılmasından sonra, milletimizin yüzde 94’ünün Amerika’nın müttefikimiz olamayacağını anlamasına rağmen, siyasetin; İktidarı ve Muhalefetiyle hâlâ daha Amerika’yı ‘Müttefik’ olarak görmekteki ısrarıdır!
Bu şartlarda kime oy vermek gerek? Bizim kılavuzumuz Atatürk’tür. Bu bakımdan, Atlantikçi ve NATO’cu olanlara; Cumhuriyetle ve Atatürk’le barışık olmayanlara oy vermemiz mümkün değildir.
24 Haziran’daki tercihimizin kriterleri bunlardır.
Cumhurbaşkanlığı seçimi ikinci tura kalırsa, oyumuz Cumhuriyetçi adaya olacaktır.

Facebook Yorumlar

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu girin!
Lütfen adınızı buraya girin