24 HAZİRAN’I DA GERİDE BIRAKTIK!

0
37

Bu yazıyı 24 Haziran seçimlerinden önce yazdık. Siz bu yazıyı okuduğunuzda sonuçlar belli olmuş olacak. Biz, ilk turda Cumhurbaşkanın seçilemeyeceğini düşünüyorduk. Muhtemelen de öyle olmuştur. HDP’nin barajı geçmesi için yürütülen kampanyanın da nasıl bir sonuç verdiğini bilemiyoruz. Ancak, HDP/PKK ilişkisi ve bu ilişkinin, bu ülkenin birlik ve bütünlüğüne bir tehdit olduğu hakkındaki yazılarımızla okurlarımızı yeterince aydınlattığımızı sanıyoruz. Eğer HDP Meclis’e girmişse biliniz ki, bu durum, Açılım Sürecinin yeniden başlatılması için HDP’ye büyük bir güç vermiş olacaktır. Bu arada, 18 Haziran sabahı, FOX TV’deki Selâhattin Demirtaş güzellemesine de değinmemiz gerekiyor.
İsmail Küçükkaya, Demirtaş’ın TRT’de yayınlanan seçim konuşmasının geniş bir özetine yer verdi. Daha sonra da programına konuk olarak aldığı HDP milletvekili adayı Ayhan Bilgen’le konuşmasını sürdürürken bu görüntüler bir kez daha verildi! Tabiî, Ayhan Bilgen de hangi ‘zor’ şartlarda ‘Demokrasi Mücadelesi’ verdiklerini anlatma imkânı buldu!
Her zaman söyleriz ya, millet olarak öylesine güçlü bir asimetrik psikolojik harekâtla karşı karşıyayız ki, bu bizim, aklı selimle düşünebilme imkânımızı yok ediyor; bu yüzden de, birlik ve bütünlüğümüze hizmet edeceğini zannederek, felâketimize sebep olacak fikirlerin peşinden sürükleniyoruz! Soner Yalçın’ın Algı Mühendisliği konusundaki 19 Haziran tarihli yazısı dikkatle okunmalı! Diğer taraftan, eğer Cumhurbaşkanlığı seçimi II. Tura kalmışsa, çok yoğun ve belki de gergin bir propaganda dönemi daha yaşayacağız. Temennimiz, bu sürecin de kavgasız gürültüsüz aşılması ve iktidarın olgunlukla el değiştirmesidir.
Bu arada, Cumhurbaşkanlığı seçimleri konusu üzerinde biraz durmak gerekiyor. Cumhurbaşkanı adayları âdeta bir vaad yarışındalar. Aklımıza Süleyman Demirel’in, bir tarım ürünü fiyatı ile ilgili olarak, ‘kim ne verirse biz 5 lira fazla vereceğiz’ vaadi geliyor. Devlet adamlığı sorumluluğu ile böyle bir vaad bağdaşır mı? Üreticinin hakkı ne ise elbetteki verilmelidir. Fakat birkaç milletvekili daha kazanmak uğrunda, bütçe imkânlarını zorlayacak vaadlerde bulunulması doğru mudur? Bugün içinde bulunduğumuz durum tasarrufu zorunlu kılıyor. Devletin de, vatandaşlarımızın da, tasarrufa önem vermeleri ve özellikle, bu devleti yönetenlerin tasarrufta millete örnek olmaları gerekiyor.
Dünyanın en büyük ekonomilerinden biri olan Almanya’nın Başbakanı Angela Merkel’in bir apartmanın dördüncü katında yaşadığını ve kapısında sadece iki polisin bulunduğunu; yazlığının da, kendisine babasından miras kalan mütevazı bir Köy Evi olduğunu biliyor muydunuz?
İngiltere Başbakanının Down Street 10 numaradaki konutunun mütevazılığını bilmeyen var mı?
Bize gelince, öyle bir saltanat tutkusu var ki, kışlıkların yanında bir de yazlık saraylarımız var! Adliye binalarımızın isimleri bile ‘ADALET SARAYI’ yapıldı! Hiç saraylarda adalet olur mu?
Bir diğer mesele de, vaad yarışının, ülkenin birlik bütünlüğünü etkileyecek konulara da sarkmasıdır!
Bu ülkenin Anayasasına herkes saygı duymak zorundadır. Anayasamızın ilk dört maddesinin değiştirilmesi teklif dahi edilemez. Yine Anayasamızın, “Türkiye Cumhuriyetini kuran Türkiye halkına Türk Milleti denilir” hükmü sorgulanamaz! Sözde demokrasimizin güçlenmesi adına, bunları sorgulayanlara, tartışmaya açanlara müsamaha gösterilemez. Fakat ne yazık ki, İktidar ve Ana Muhalefet partilerinin seçim bildirgelerinde; gerçekleşmesi durumunda, bu ülkenin birlik bütünlüğünü bozacak etnik tavizlere yer verilmiş olduğunu üzülerek görmekteyiz.
Meselâ Eşit Vatandaşlık ilkesi bunlardan biridir. Geçtiğimiz günlerde, “PKK’YI NASIL BİTİRİRİZ?” başlığı altında yedi yazı yazdık. Bu yazılardan 2 Nisan tarihli olanında, “EŞİT VATANDAŞLIK EMPERYALİZMİN TUZAĞIDIR” alt başlığı ile, Eşit Vatandaşlığın bu ülkenin birlik ve bütünlüğüne nasıl bir tehdit oluşturduğunu anlatmaya çalıştık. Gerçi bu millet buna aslâ izin vermez ama, beklerdik ki, iktidar ve muhalefet de bu konularda daha duyarlı olsunlar.
Bir diğer mesele de PKK ve HDP’nin sık sık dile getirdiği, Atatürk döneminde Dersim’de katliam yapıldığı iddialarıdır. CHP’nin seçim bildirgesindeki, ‘Dersim olayları ile ilgili tüm devlet arşivlerini bir araya toplayarak, araştırmacılara açılmasını sağlayacağız’ vaadinden sonra, sayın Başbakanın da bu kervana katılması hazindir. Başbakan Tunceli’de yaptığı bir konuşmada, Dersim isyanının bastırılmasını “büyük bir acı” olarak niteleyerek, şu tespitleri yapıyor: “Çok açık söylüyorum Dersim’i devlet yaptı. Bazen devletler kötü şeyler yapabilir. Dersim’le bu ülke yüzleşmelidir. Hiçbir yanlışın arkasında durmak gibi bir lüksümüz yoktur!”
Bu sözler üzerine sayın Onur Öymen özetle şu değerlendirmeyi yapmış: “Söylediklerinin yanıtı Meclis zabıtlarında var. Bu konular seçimler nedeniyle istismar edilecek konular değildir. Cumhuriyet tarihi boyunca Türkiye’deki ayaklanmaları yabancıların nasıl yönlendirdiği bellidir. Başbakanlık mevkiinde oturan birinin bu sözleri yabancılar tarafından da kullanılabilir. Sorumlu davranmak zorundadırlar. Meclis zabıtlarını okusalar böyle davranmazlar!”
Dersim’de ne olmuştu hatırlatalım: Bölgenin sarp arazi şartları Osmanlı’nın tam bir hâkimiyet kurmasını engellediği için, bölge büyük ölçüde derebeylerin kontrolünde kalmıştı. Osmanlı döneminde olduğu gibi Cumhuriyet döneminde de çeteler ve soyguncular bu bölgede cirit atıyor; köyler basılıp soyuluyor, askerler gelince dağlara kaçılıyordu. 1935 yılında, Devlet burasını medenîleştirmek için bir plân yapıyor. Dersim, Tunceli adı ile vilâyet yapılıyor; yörenin güçlü aşiret reisleri ile Ankara’da dört maddelik bir protokol imzalanıyor fakat bu aşiret reisleri Dersim’e dönünce imzaladıkları protokolden vazgeçiyorlar ve Ankara’ya kendi taleplerini gönderiyorlar. Bu talepler şöyle:
l. Silâhları bırakmayız, 2.Askere gitmeyiz, 3.Vergi işini konuşuruz, 4.Yol ve karakol yapılmasına karşıyız!
Ankara bu taleplerini reddedince, isyancılar köprüleri yıkıyorlar ve askerî birliklere saldırıyorlar. Hükümet bunun üzerine bölgeye asker sevk ediyor ve isyanı bastırıyor.
Şimdi buradan soralım: Devlet isyancılara müdahale etmeyecek miydi?
Güneydoğu’da ÖZYÖNETİM ilân eden ve hendekler kazan teröristlere ‘devletin müdahale etmesi yanlış olmuştur’ denilebilir mi? Dersim’deki isyanın devlet güçleri tarafından bastırılması ne kadar meşrû idiyse, AKP iktidarı zamanında güneydoğu bölgemizde yaşanan isyan hareketinin bastırılması da o kadar meşrûdur.
Devlette devamlılık esastır. Bugün en yetkili ağızların Dersim olaylarını tartışmaya açması devlet ciddiyetiyle bağdaşmaz. Ayrıca bilinmelidir ki, geçmişle hesaplaşacağız anlayışı ile tarihimizin bu şekilde sorgulanması barışa değil kaosa hizmet eder.
Hatırlatmak isteriz ki, bugün ülkemiz, sözde müttefikimiz olan Amerika’nın çok açık tehditleri ile karşı karşıyadır. İktidarı ve muhalefeti ile asıl yoğunlaşmamız gereken de budur. ABD, İsrail, Yunanistan ve GKRY Meis Adası’nın güneyinde, 26 Mart’ta başlayan ve 5 Nisan’a kadar süren Noble Dina isimli bir ortak tatbikat yaptılar. Dina ismi Tevrat’ta geçiyor! Bir emekli diplomatımızın belirttiğine göre, bu tatbikatın amacı, Türkiye’nin İsrail ve Güney Kıbrıs’a ait petrol plâtformlarına yapabileceği bir saldırıya karşı bu tesisleri korumak! Yani hedef Türkiye! Düşman Türkiye! Farkında mıyız?
‘Müttefikimiz’ Amerika’nın silâh ambargosu kararını da hatırlatalım!

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu yazınız!
Lütfen isminizi buraya giriniz