YENİDEN SADABAT PAKTI (10)

0
161

Daha önce bu sütunlarda yazdık. Tekrar hatırlatalım: Arkeolojik bulgulara göre, bu coğrafyadaki Türk varlığı için beş bin yıllık bir geçmişten söz edilse de, bu varlığın, kesintisiz olarak, bin yıldan daha uzun bir süre devam ettiği bilinmelidir. Haçlı orduları ile savaşan da biziz! Fakat ne yazık ki, ne ülkemiz insanının ne de Arap halkının, bizim bu coğrafyanın kültürüne ve medeniyetine yaptığımız çok değerli katkılardan haberi vardır. Birinci Dünya Harbi yenilgisi ile Irak ve Suriye’yi terk etmek zorunda kaldıktan sonra, bölgeyi işgal eden İngilizler ve Fransızlar, Arapları kendilerine bağlamak için Türk düşmanlığını körüklediler; Arapları, ‘Türkler sizi yüz yıllarca sömürdü’ kara propagandası ile etkilediler. Ülkemizde ise, özellikle Atatürk’ten sonra, Batı’ya yaklaşmamızla birlikte, sistemli bir Arap düşmanlığına şahit olduk. Bu da bizi, yaşadığımız coğrafyadan iyice kopardı. Bizim yarattığımız bu boşluğu, Emperyalist Devletler memnuniyetle doldurdular!
Kerkük Türkmenleri ile yapılan bir mülâkattan (Bakınız: Oktay Yıldırım, Aydınlık, 6.11.2017), Musul’u 1918’de işgal eden İngilizlerin bastırdıkları okul kitaplarında, Türklerin her tarafı yakıp yıkan ilkel bir millet olarak anlatıldığını öğreniyoruz! İngilizlerin attığı bu tohum, günümüze kadar geldi. Türkmen liderler, “Biz Araplara da kendi tarihimizi anlatmak zorundayız. Çünkü Türklerin Arap kültürüne çok önemli katkıları var. Bunun yanı sıra kendi toplumumuza da, Irak’ın kültür ve medeniyetine olan katkılarımızı anlatmalıyız. Bağdat’taki bütün tarihî eserler Türk eserleridir. Şiî kardeşlerimizin bütün kutsal mekânları; İmam Abbas Ravzası, İmam Hüseyin’in kabri, Hz. Ali Ravzası başta olmak üzere neredeyse hepsi Türk Devletleri zamanında Türkler tarafından yapılmıştır. Ayrıca Mimar Sinan’ın çok sayıda eseri vardır. Iraklılar bunları bilmiyor!”
Emevî Devleti’ne 750 yılında son veren Ebu Müslim Horasanî, adından da belli olduğu gibi bir Türk Komutanıydı!
Paralı asker olarak Abbasîlerin hizmetinde bulunan Türk savaşçılar, VIII. yüzyıldan itibaren Abbasi Devleti’nde önemli görevlere getirilmişlerdir. Meselâ Hemedan ve Musul valiliği yapan Zübeyr bin el-Türkî bunlardan birisidir. Türkler bu yüzyılın sonunda, Abbasî Devleti’nin gerçek hâkimleri olmuşlar ve zamanla bu hâkimiyet Suriye, Mısır ve Cezayir’e kadar bütün Arap topraklarını kapsamına almıştır.
Prof. Faruk Sümer’in “Oğuzlar” kitabında belirttiğine göre, İkinci Abbasi Halifesi Ebu Mansur Cafer’den itibaren, Abbasî ordularında Arap, İranlı ve Berberilerin yanında, Türk askerleri de bulunmaktaydı. Lâkin, Türklerin Abbasî İmparatorluğu ordusunda en şerefli mevkii almaları; bu devletin yegâne dayandığı bir kuvvet hâline gelmeleri, Halife Mutasım (833-842) devrinde olmuştur. Mutasım’ın annesi Türk’tü ve kendisi de mizaç ve karakter olarak Türklere benziyordu. Bu sebepten, selefi (önceki Halife) Memun’un İranlılara meyli olmasına rağmen o, Türk’lere zaaf derecesinde bir sevgi ile bağlıydı. Devleti Türk askerleri ve bürokratlarıyla yönetti. Mutasım Samarra şehrini Türkler için kurdu.
Annesi bir Türk olan Halife Mutasım’ın, Türkler için kurduğu Samarra şehrinde Türkler kendi aileleriyle yaşadılar. Kendi dillerini ve kültürlerini korudular ve bu hep böyle devam etti. Mutasım’ın ölümünden sonra, Türk’lerin itibarı daha da arttı. Bağdat Türk hassa askerleri arasında önemli bir mevkiye gelen Türk komutanların çocukları önemli valiliklere tayin edildiler. Örneğin, Tolun adlı bir Türk komutan Mısır vâlisi yapıldı. Boğa’nın oğlu Musa Rey/İran, Bayıkbey İskenderiye, Berka Libya, Amacur el Türkî Şam ve Kundacıkoğlu İshak Musul valisi oldu. Tolun Bey ölünce yerine, geçen oğlu Ahmet, Mısır’da Tolunoğlu devletini kurar. Bu devlet 905 yılında sona ermiş ve yerine Türk Ihşıdiler devleti kurulmuştur. Musul Atabeki olan Selçuklu Komutanı İmadettin Zengi ve oğlu Nurettin Mahmut Zengi’nin kurdukları, Mısır ve Suriye’de hüküm süren Zengiler Devleti de bir Türk Devletidir (1144-1174). Nurettin Zengi’nin ölümünden sonra, Selahattin Eyyubi, Eyyubîler Devleti’ni kurmuştur (1174-1250). Bu devletin kurucusu olan Selâhattin Eyyubi’nin annesi asil bir Türk ailesine mensuptur. Babasının kökeni kesin olarak bilinmemekle birlikte, Prof. Ahmet Taşağıl, Yemenli bir Arap aşiretinden olduğunu belirtmektedir. Fakat, Selâhattin Eyyubi, Türk Musul Atabeklerinin yanında, Türk kültürü ile yetişmiş bir komutandır.
Selâhattin Eyyubi’nin kardeşleri dahil pek çok akrabası Türkçe isim taşımaktadır. Kardeşleri arasında Turanşah, Gökböri, Tuğtekin isminde olanlar vardır (Prof. Faruk Sümer, “Oğuzlar”, s. 161).
Devrin şairlerinden İbn Senaülmülk’ün bir şiirindeki şu beyit de, Eyyubilerin bir Türk Devleti olduğunu göstermektedir: “Arap milleti; Türklerin devletiyle yüceldi. Ehl-i Salip davası Eyyüb’ün oğlu tarafından perişan edildi” (A. Tayyar Önder, “Türkiye’nin Etnik Yapısı”, s. 177).
Selâhattin Eyyubi, Kürt kökenli olmadığı hâlde, emperyalizmin ‘Büyük Kürdistan’ Davasına güçlü bir dayanak olarak kullanılmak için, Kürt olduğu ısrarla vurgulanmaktadır! Ne yazık ki, AKP iktidarı da bu hatayı bir süre sürdürmüş; sayın Cumhurbaşkanı Diyarbakır’da yaptığı bir konuşmada, “Selâhattin Eyyubi’nin torunları Kürt kardeşlerim” diye konuşabilmiştir!
Mısır’da yerleşik Kıpçak Türkleri ve diğer Kölemen Türkler Eyyubiler Devleti’ne son vererek, Mısır’a ve Suriye’ye hâkim olan Memlûk Devleti’ni kuracaklardır. Memlûkler devletlerine, “Devlet-i Türkiya” yani, “Türklerin Devleti” demekteydiler. Yavuz Selim 1516’da Memlûk ordusunu yenerek, bu defa Osmanlı hâkimiyetini sağlayacak; bu coğrafyadaki Türk hâkimiyeti, başka bir Türk Hanedanı ile devam edecektir.
Bugün Suriye’nin ve Irak’ın muhtelif yerlerinde yaşayan Türkmenlerin (Türklerin), Abbasiler döneminde Irak’a yerleşen Türklerin torunları oldukları iyi bilinmelidir. Hattâ, 1055’te Bağdad’da Abbasî Halifesini himayesine alan Selçuklu Sultanı Tuğrul Bey, buraya daha önce yerleşen Türkmen aşiretleri ile çatışmıştır.
Bu coğrafyada, bin küsur yıl TÜRK BARIŞI ile yaşayan halklara, bizim, I. Dünya Harbi’nden sonra bu coğrafyayı terk etmek zorunda kalmamızdan sonra, Emperyalist Devletler cehennem hayatı yaşatıyorlar. İşte, Irak, Libya ve Suriye’de yaşananlar bunun son örnekleridir. Ne yazık ki, mankurtlaşan aydınlarımız bu Haydut Devletleri, ‘Medeniyetin Temsilcileri’ olarak yüceltmektedirler!
AKP’NİN 29 EKİM VE ON KASIM’DAKİ TAVRINI ÖNEMSİYORUZ!
Cumhurbaşkanı ilk kez 29 Ekim’de, Anıtkabir şeref defterine “Atatürk” diye yazdı! 10 Kasım’da bunu tekrarladı. Hiç beklenmedik bir şey daha oldu, 10 Kasım’da AKP teşkilâtları da Anıtkabir’e taşındılar! Biz şahsen bundan mutluluk duyarız. Ancak bundan rahatsız olanlar da var! ‘İktidar samimî değil’ deniliyor! Şunu söyleyelim ki, samimiyet testinde birçok ‘Atatürkçü’ sınıfta kalır! Bize göre, asıl rahatsızlık sebebi, ‘Söylem Atatürkçüleri’nin, Atatürk üzerindeki ipoteklerini kaybetmek korkusudur! Keşke, aydınlarımız da biraz Kur’an’la hemhâl olsalar da, din istismarı yapan siyasetçiler de bundan mahrum kalsalar!
İşte, siyaset ancak o zaman gerçek zeminine oturur. ./…

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu yazınız!
Lütfen isminizi buraya giriniz