24 HAZİRAN VE DEMOKRASİ ÜZERİNE (2)

0
154

Bu ülkedeki bütün darbelerin arkasındaki güç Amerika’dır ve iktidarların belirlenmesinde de Amerika etkili olmuştur. Fakat, bilinen hadiseler nedeniyle, 2013’den itibaren, AKP iktidarının Batı ile arasının açılması da bir vakıadır. İktidar bu sayede –Amerika’nın ve Siyonist İsrail’in çıkarlarına hizmet eden Suriye politikasında ısrar etmekle birlikte-, Rusya ve İran’ın önemini de keşfetmiştir. Ne var ki, iktidar, Batı’nın vesayet çarklarını kıracak yegâne aracın başta, Doğu’nun yıldızı olarak yükselen Çin, Rusya ve İran olmak üzere Batı Asya ülkeleri ile Stratejik işbirliği geliştirmek olduğunu bir türlü görememekte; Batı ile Doğu arasında yalpalayıp durmaktadır! Muhalefet bu bakımdan, iktidarın da gerisindedir!
Bu arada 1 Mayıs gecesi Halk TV’de, CHP milletvekili sayın Haluk Pekşen’in, Çin’in İpek Yolu Projesinin ülkemizin geleceğine yapacağı katkı konusunda yaptığı açıklamaları takdirle karşıladığımızı belirtmek isteriz. Umarız CHP ve İYİ Parti de bu projenin önemini idrak etmekte gecikmezler.
Bu milletin yüzde 94’ü, ülkemize en büyük tehdidin Amerika’dan geldiğini biliyor. O nedenle, bu ülkede artık hiç kimse Amerika’ya yaslanarak siyaset yapamaz. Bugün önümüzde iki yol vardır; ya Atlantikçi olacağız; ya da Avrasyacı! Atlantikçilikte ısrar olunursa eski düzen bütün kirliliğiyle sürüp gidecektir. Avrasya’yla bağlarımızı güçlendirdiğimiz takdirde ise, Batı’nın siyasî, iktisadî, askerî ve kültürel hegemonyasından kurtulacağımız ve artık bir Beka Meselesinin söz konusu olmayacağı da bilinmelidir.
Bu gerçek, 24 Haziran seçimlerinden çok daha önemlidir.
24 Haziran’da iktidar değişse bile, mevcut bağımlılık ilişkilerinden bir anda kurtulmamızın mümkün olmadığının bilincindeyiz. Ancak, yeni iktidarın yapabileceği çok şey olduğuna da inanmaktayız. Meselâ, AKP iktidarının başından beri yanlış olan Suriye politikası ilk el atılacak konu olmalı; muhalefet partileri bir an evvel, kardeş Suriye ile el sıkışılacağını kamuoyuna duyurmalıdırlar. Eğer Suriye olayları başladığında Suriye’nin yanında yer almış olsaydık, Amerika ve hempaları -güçlü ordusuyla Siyonist İsrail için caydırıcı bir güç olan- Suriye’yi bu hâle getiremezlerdi. Güçlü bir Suriye Devleti olsaydı; Türkiye Atatürk’ün Sadabat Paktı’nı daha da güçlendirmek yerine, coğrafyamızdaki bütün kötülüklerin kaynağı olan Batı İttifakına katılmayı tercih etmeseydi, Arz-ı Mevud hayâli peşinde koşan Siyonist İsrail Filistinlileri katletmeye cesaret edebilir miydi?
Ne yazık ki, Miraç gecesi Suriye’nin füzelerle vurulmasını alkışlayan ‘Müslüman Kardeşlerimizin’ bu gerçekler umurlarında bile değil! Çünkü onlar Amerika’dan ayrılamazlar! O nedenle, bugün Filistin için dökülen gözyaşlarını samimî bulmadığımızı belirtmek isteriz. Suriye’nin yanında duramayanlar, Filistin’in de yanında olamazlar. Bugün, 61 Filistinliyi keskin nişancıların açtığı ateşle öldüren, binlercesini yaralayan İsrail protesto ediliyor! 3 günlük yas ilân ettik. Fakat, Mavi Marmara katliamı nasıl unutulduysa ‘Kanlı Pazartesi’nin de unutulacağından emin olabilirsiniz!
Muhalefet partilerinden bir beklentimiz de, ‘Kürt Sorununu çözeceğiz’ gibi bir yaklaşımdan uzak durmalarıdır. Türkiye’nin Kürt Sorunu diye bir sorunu yoktur; sorun Emperyalizm sorunudur. Kürtler bizim öz kardeşlerimizdir ve bu ülkenin eşit vatandaşlarıdır. Kürtlere pozitif ayrımcılık sadece bölünmeye hizmet eder. İspanya’da ETA’nın faaliyetine son verdiğini hatırlatalım! Bu cümleden olarak, Cumhurbaşkanı adayı sayın Temel Karamollaoğlu’nun “Anadilde Eğitim” hakkından söz etmesini şaşkınlıkla karşıladığımızı belirtmek isteriz. Sözde, İç Barışı gerçekleştirmek istiyorlar! Hâlbuki, asıl bu tavır İç Barışı paramparça eder!
Saadet Partisi’nin, Anadilde Eğitim gerçekleştiğinde bizi nelerin beklediği konusunda kapsamlı bir araştırma yaptığını da sanmıyoruz!
Bizi Batı’nın vesayetine sokan ithalâta dayalı ekonomi politikalarından artık vazgeçilmeli ve bir an evvel, Üretim Ekonomisine nasıl geçileceğinin plânları yapılmalıdır.
Milletimiz oy vereceği partilerin ve Cumhurbaşkanı adaylarının bu konulardaki düşüncelerini bilmelidir. ‘Efendim, biz ülkeyi daha iyi yönetiriz’ gibi boş lâflara karnımız toktur.
Bir diğer önemli meselemiz de, demokrasiyi sadece sandıktan ibaret zanneden çarpıtılmış demokrasi anlayışımızdır. İktidarlar, ‘Bizi halk seçti, biz millî iradenin temsilcileriyiz. Ülkeyi istediğimiz gibi yönetiriz’ diyemezler; dememelidirler. Ne yazık ki, ülkemizde, siyasetçi yanlış yaptığında, ona dur diyecek; temel yasamızı ve devletin ve milletin millî menfaatlerini hatırlatacak kurumlar büyük bir ustalıkla, siyasetin üzerindeki ‘Vesayet Kurumlarını Yok Ediyoruz’ kurnazlığıyla ortadan kaldırılmıştır!
Türkiye, böyle darmadağın bir şekilde olsa bile bugünlere gelmeyi başarabilmişse, bunu, bugün âdeta bir günah keçisine dönüştürülerek, bütün kötülüklerin sebebi olarak gösterilmek istenen, Kemalizm’in 10 Kasım 1938’e kadar başardıklarına borçlu olduğumuz bilinmelidir.
Özellikle, AKP iktidarında yaşadıklarımız, iktidarın keyfî uygulamalarını önleyecek, emniyet supabı görevi görecek mekanizmaların ne kadar önemli olduğunu bize göstermiş olmalıdır. Hiçbir millet, hiçbir devlet, sandığın, kendi varlığına son verilmesinin aracı olarak kullanılmasına imkân tanıyamaz. Türkiye artık Batı’dan kopya edilen çarpık demokrasi anlayışını sorgulamak zorundadır. Hepimiz demokrasi âşığı olduk! Eskiler, söylemleri aynı olmakla birlikte başka başka niyetler peşinde koşanlar için, “Maksud bir ama rivayet muhtelif” derlerdi. Aydınlarımızın putlaştırdığı demokrasi kavramı da böyle! Herkes demokrasi istiyor fakat beklentiler faklı farklı! Kimileri kendi mezheplerini topluma dayatmak, kimileri de ülkeyi bölmek için kullanıyor demokrasiyi! Bu demokrasi aşkı, demokrasi adına yaşanan çarpıklıkları görmemizi ve sorgulamamızı da engelliyor! ‘Demokrasinin Evrensel Değerleri’ni tatbik edeceğiz diye ile allak bullak olduk! Aslında bunların hepsi, Batı’nın Küresel Hegemonyasının araçlarından başka nedir ki? Demokrasiyi bütün değerlerimizin önüne geçirdik. Peki bizim o yüce ADALET kavramımız ne oldu?
Rahmetli Ergun Göze, 1980’den önce, fikirlerine hiç katılmadığımız bir yazardı. Fakat 1980’den sonra o da müthiş bir dönüşüm yaşadı, biz de! Tercüman gazetesinde ilgi ile takip ettiğimiz bir yazar olmuştu. Demokrasi Tiyatrosunun arkasındaki gücün Batı olduğunu gören ender vatansever yazarlardan birisiydi. Fakat Türkiye, 1980 sonrasında öyle hızlı bir şekilde Batı’nın yörüngesine girdi ki, Ergun Göze gibi yazarlar yazacak gazete bulamadılar! Ergun Göze de, demokrasi adı altında bize bir oyun oynandığı inancında! Bir yazısında, II. Meşrutiyet’i kastederek şu değerlendirmeyi yapmıştı: “Bizim hürriyet delileri, Hürriyet ve Demokrasi yolunda Rumlarla, Ermenilerle, Batılılarla kardeşliğe giriştiler. Neticede imparatorluğumuzdan yirmi küsur devlet çıkardılar. Vatanımızı yok etmek, bizi de hürriyetimizi, istiklâlimizi elimizden alıp esir hâline getirmek istediler ama son anda can havliyle bundan kurtulduk. Şimdi de demokrasiyi putlaştırdılar, demokrasi adına milletimizi parçalamaya, vatanımızı bölmeye çalışıyorlar. Bunların demokrasileri millî irâde düşmanı, istiklâl düşmanıdır” (Tercüman, 8 Nisan 2006)!
Atlantikçi iktidarlarla buraya kadar! Ülkemiz için en büyük tehdit Batı’dan gelmektedir. Bunu artık Batı hayranı aydınlarımız ve siyasetçilerimiz de görmelidirler. Bu bakımdan, sayın Doğu Perinçek’in Cumhurbaşkanı adaylığını, ATLANTİK-AVRASYA ekseninin millet önünde tartışılmasını sağlayacağı için önemli bulduğumuzu belirtmek isteriz.

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu girin!
Lütfen adınızı buraya girin