BATI’YLA İTTİFAK BİZE HEP KAYBETTİRDİ (7)

0
553

Tarihimize ezberlerimizin karanlığında baktığımız için, hemen hiçbir konuda bir türlü objektif olamıyoruz. Atatürkçülerin bile Atatürk’ü anlayamamalarının sebebi de budur! Ne gerçek dinimizi biliyoruz; ne de Atatürk’ü tanıyoruz! Bu nedenle, Abdülhamid’in 100. ölüm yıldönümü nedeniyle Kanal A Haber’de seyrettiğimiz bir programda, “Türkiye’nin Atatürk döneminde Tam Bağımsız bir ülke olduğunun” söylenmesinin önemli bir gelişme olduğunu belirtmeliyiz. Umarız Atatürk’ün din düşmanı olmadığını da bir gün anlarlar. Tabiî, bunun için önce, dinimizin iyi bilinmesi gerekir! Kur’an’ın temel buyruğu “Emanetin ehline verilmesi ve hükmedenlerin adaletle hükmetmeleridir.” Uydurulmuş dini kılavuz edinen İslâmcıların ve Şeriatçıların uğrunda mücadele ettikleri İslâm Devleti bir fantaziden başka bir şey değildir. Kur’an dikkatle, anlayarak okunduğunda, temel mesajın Adalet Devleti olduğu görülecektir.
Bu bakımdan, Atatürk Döneminin, Cumhuriyetin tüm dönemlerinin açık ara önünde olduğu bilinmelidir. Atatürk döneminde devletimiz adaletle yönetilmiş; yüce dinimizin siyaset aracı olarak kullanılmasına izin verilmemiş; fakat Müslümanlar ibadetlerini özgürce yapabilmişlerdir.
ATATÜRK’ÜN VASİYETİNE VE UYARILARINA UYULMADI!
Zekeriya Sertel; Celâl Bayar ve Tevfik Rüştü Aras’ı kaynak göstererek, son günlerinde Atatürk’ün şöyle dediğini yazmaktadır: “Sovyetler Birliği’ne karşı aslâ bir saldırı politikası gütmeyeceksiniz. Doğrudan doğruya, ya da dolaylı olarak Sovyetlere yöneltilmiş herhangi bir antlaşmaya girmeyecek ve böyle bir anlaşmaya imza koymayacaksınız” (Avcıoğlu, “Millî Kurtuluş Tarihi”, s. 1478).
Ne yazık ki, İkinci Dünya Harbi’ni kast ederek, “Yakında fırtına kopacak” tespitini yapmasından kısa bir süre sonra, Atatürk ebedî hayata intikal eder ve devletin başına İsmet Paşa getirilir. Hâlbuki, İsmet Paşa, Atatürk tarafından devlet yönetiminden tamamen uzaklaştırılmıştı! Ne var ki, Atatürk’ün sağlığında, 1935 yılında seçilen son Meclis, Atatürk’ün önerdiği birkaç isim dışında İnönü tarafından belirlenmişti! Atatürk’ün Mareşal Fevzi Çakmak’ı kast ederek, “Bence, Devlet Başkanlığı için en münasip arkadaş odur” (Soyak, age. s. 717) demesine rağmen, Meclis İnönü’yü Cumhurbaşkanı seçmişti! Nedense bu gerçekler pek dile getirilmez! ‘Atatürk-İnönü birbirinin devamı’ masalıyla, bu ülkenin Amerika’nın vesayetine sokulmasının faturası da 1950 sonrasına kesilir!
Atatürk, Çankaya’da kendisini ziyarete gelen Ali Fuat Paşa’ya, âdeta kehanet gibi şu değerlendirmeyi yapmıştı: “Pek yakında dünya durumu, mütareke yıllarından daha çok ciddî olacak ve karışacaktır. Avrupa’da birkaç maceracı, Almanya ve İtalya’nın başında zorla bulunuyorlar. Karşı karşıya geldikleri zayıf devlet adamlarının aczinden cüret alıyorlar. Bunlar, bugün dünyayı kana boyamaktan çekinmeyeceklerdir. Eski dostumuz Rus Sovyet Hükümeti, âcizlerle (İngiltere, Fransa) maceracıların (Hitler ve Mussolini) yanlış hareketlerinden yararlanmasını bilecektir. İşte bu dönem sırasında doğru hareket etmesini bilmeyip, en küçük bir hata yapmamız hâlinde, başımıza Mütareke yıllarından daha çok felâketler gelmesi mümkündür. Bu ikinci umumî harp beni yataktan kımıldayamayacak hâlde yakalayacak olursa memleketin hâli ne olacaktır? Ben, devlet işlerine mutlaka müdahale edecek bir duruma gelmeliyim” (Kinross, age. s. 747, Doğan Avcıoğlu, “Millî Kurtuluş Tarihi”, s. 1478).
Fakat, Cumhuriyetin dış politikasını belirleyecek isim artık İnönü’dür ve İnönü, Batı’ya yaklaşmakta kararlıdır! Nitekim, 1 Nisan 1939’da imzalanan bir anlaşma ile ABD’ye ithalât ve ihracatta ‘en ziyade müsaadeye mazhar ülke’ statüsü tanınır! Ayrıca, Amerikan sanayi mallarına yüzde 12 ile yüzde 88 arasında değişen oranlarda gümrük indirimleri sağlanır (Hikmet Bilâ, “CHP Tarihi”, s. 119)!
ABD’yle böyle bir anlaşmanın imzalanması, iktidar çevrelerini çok mutlu etmiş olmalı ki, aynı yılın Temmuz ayında Amerika Birleşik Devletleri’nin bağımsızlık günü hatırası olarak Türk ve Amerikan bayraklarının yan yana bulunduğu bir hatıra pulu bastırılır (Turgut Özbay, “Lozan’dan Sevr’e Türkiye”, s. 116)!
Prof. Niyazi Berkes, ABD ile imzalanan bu antlaşmanın, ekonomimizi savaş sonunda IMF’nin kucağına düşürdüğünü söyler!
Amerika ile kurulan bu önemli bağlantıdan sonra, sıra İngiltere ile ittifaka gelir!
İsmet Paşa yönetimi, İngiltere ile dostluğu, devletin bekasının temel şartı olarak görmekteydi! İstiklâl Harbi sırasında bile birçok komutanın, Türkleri Anadolu’dan da sürmekte kararlı olan İngilizlerle işbirliği imkânlarını aradıklarını biliyoruz! Bu derin gaflet sebebiyle, İstiklâl Harbi’nin başlangıcında bazı komutanlar, İngilizlerin Kafkaslarda bağımsız devletlerin kurulması ile (Kafkas Seddi) Millî Kurtuluş Hareketini Sovyet desteğinden tecrit etmek plânına âlet olacaklar ancak bu plân, Atatürk tarafından bozulacaktır! Atatürk, komutanlara çektiği telgraflarla, Rusya ile aramıza girecek olan bu devletlerle, Anadolu’daki Millî kurtuluş hareketinin boğulmak istendiğini belirtir ve bu tertiplere karşı onları uyarır. Ne var ki, Batı aşkı, O’nun ölümünden sonra yeniden alevlenecektir! İngiltere ve Fransa ile ittifak işte bu zihniyetin ürünüdür.
Londra Büyükelçisi olan eski Dışişleri Bakanı Tevfik Rüştü Aras, İngiltere ile ittifaka karşı çıkar. Almanya Dışişleri Bakanı Ribbentrop, Dışişleri Bakanımız Şükrü Saraçoğlu’dan, tarafsızlığımızı sürdürmemizi ister. Alman Büyükelçisi von Papen 27 Nisan 1939’da Saraçoğlu’nu şu sözlerle uyarır: “Türkiye’nin tarafsız kalmasını kabul edebiliriz. Bu yüzden, Türkiye’ye askerî bakımdan yardım etmeye hazırız. Ancak Türkiye, tarafsızlıktan ayrılma politikası güderse, bu, fena sonuçlar doğurabilir” (Avcıoğlu, “Millî Kurtuluş Tarihi”, s.1482).
İsmet Paşa, Almanya’nın bu uyarısına aldırış etmez ve 12 Mayıs’ta, Türkiye-İngiltere deklârasyonu ilân edilir! 23 Haziran’da, Atatürk’ün ‘âciz devlet’ olarak tanımladığı Fransa ile de bir deklârasyon yayınlanır!
Almanya buna tepki gösterir. Türkiye’ye açtığı krediyi keser, ağır top ve denizaltı gibi Türk siparişlerini durdurur!
Türkiye, İngiltere ve Fransa’ya güvenerek tarafsızlıktan ayrılmış; Almanya’yı karşısına almıştı. Fakat bu devletler Türkiye’ye yardım yapabilecek durumda değillerdi! Ayrıca, kendisi ile bir deklârasyon imzalanan Fransa, savaşacak güce bile sahip değildi!
II. Dünya Harbi’nin başlarında, Hitler tarafından Stalin’e gönderilen Alman Dışişleri Bakanı Ribbentrop’la Stalin arasında geçen ilginç bir diyalog var. Ribbentrop Stalin’e şunu söylüyor: “İngilizler, Türk politikacılarına rüşvet için 5 milyon İngiliz lirası harcadılar!” Stalin buna şu cevabı veriyor: “Hayır, sizi temin ederim ki, daha fazla harcadılar” (Isaac Deutscher, Stalin, Pelican Boks, 1966, aktaran Yalçın Küçük, “Türkiye Üzerine Tezler 1908-1978”, 2. Basım, s. 205).
Dışişleri Bakanı Şükrü Saraçoğlu, deklârasyonun ilânından 6 hafta sonra, İngiltere Büyükelçisine, hâlâ bir tek savaş malzemesinin gelmediğinden yakınacaktır! ./…

Facebook Yorumlar

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu girin!
Lütfen adınızı buraya girin