İSLÂMİYET’İ NE KADAR BİLİYORUZ?

0
116

Batı kültüründen etkilenen aydınlarımız Müslüman ülkelerin, İslâmiyet yüzünden geri kaldıklarına inanırlar. Bu önyargıları sebebiyle, İslamiyet’in kutsal kitabını incelemek zahmetine de katlanmazlar. Bu da, tabiatıyla, milleti ‘Allah’la aldatanlar’ için bulunmaz bir nimettir. Hâlbuki, geri kalışımızın İslâmiyet’le hiçbir ilgisi yoktur. Bu tamamen dünyadaki başka gelişmelere bağlı bir hadisedir. Biraz tarih ve ekonomi bilgisi olanlar bunu rahatlıkla anlayabilirler. Bunu en iyi anlayanlardan biri olan ve bu yüzden de, İran Şahının ajanları ve İngiliz istihbaratının işbirliği ile ortadan kaldırılan İranlı, Azerî Türk’ü Ali Şeriati, ‘bir aydın olarak, dinle bu kadar ilgilenmesini eleştiren aydınları’ şu çarpıcı sözlerle uyarır:
“Benim sözünü ettiğim din, geçmişte tahakkuk etmiş ve toplumda hâkim olan din değil; aksine, sözünü ettiğim din, tarih boyunca topluma hâkim olan dini ortadan kaldırmayı hedef edinmiş dindir. Şirk dininin her türlüsünü ortadan kaldırmak için kıyam eden peygamberlerin dininden söz ediyorum. Ki, sosyal açıdan ve halkın toplumsal hayatı anlamında tarihte hiçbir zaman tam olarak tahakkuk etmemiştir. Bu nedenle bizim sorumluluğumuz tevhid peygamberleri tarafından ilân edilen, gelecekte tevhid dininin beşerî toplumlarda hâkim olması ve uyutan, uyuşturan ve tevilci şirk dinlerinin yerini alması için gerekli olan insanî sorumluluktur. Bu nedenle, bizim dine dayanmamız ve ona vurgu yapmamız, geriye dönüş değil, aksine tarihin direniş ve kıyam hareketini idame ettirmektir. Medine toplumunun ömrü ve tarihi on yıldır. İnsanlık tarihinin bizim bildiğimiz elli bin yıllık tarihine karşılık on yıl! Bu on yıl dışında, Medine’de her zaman, ya sözde ‘tevhid dini’ adıyla, ya da açık ve alenî bir biçimde ‘şirk dini’ adına bir din hüküm sürmekteydi. Sadece bu on yıllık süreçte, Medine şehrinde ekonomik sistem, sosyal yapı, eğitim sistemi, birey ve toplumların birbirleriyle ilişkileri, değişik sınıfların, tabakaların, milletlerin, azınlık ve çoğunluğun ilişkileri, bütün bunlar ‘Allah’ın ve halkın dini’ esaslarına göre tesis edilmiştir. Yani bu işin sadece temeli atılmış ve iskelesi kurulmuştur. Nitekim gördük; Medine toplumu, on yıl içinde cehalete dayanan gelenek ve göreneklerini terk edemedi. Yeni kurulan sistemi de muhafaza edemediler. Aradan yirmi yıl geçmeden bu hareketin düşmanları, tekrar her şeyi hâkimiyetleri altına aldılar. O zaman ‘Din her zaman halk kitlelerinin afyonu olmuştur’ diyen 17, 18 ve 19. yüzyılın- özellikle de 19. yy.- aydınlarına hak vermek gerekir. Zira, onlar tarihte hüküm sürmüş dinden söz etmektedirler. Onlar, tarihte hüküm sürmüş dini görmekte, onu tahlil etmekte, bu dinin, halkı uyutanların elinde bir araç olduğunu müşahede etmektedirler. Bu nedenle ‘Din, sosyal ve ekonomik açıdan azınlığın çoğunluğa tahakkümünü, dinî açıdan meşrû gösterir ve buna yol açar’ diyenlere hak vermeli. Zira durum bundan ibaretti. Söz gelimi, feodalite döneminde dinin vazifesi, mevcut durumu, yani kölelik ve efendilik sistemini dinî açıdan meşrû göstermekti” (Ali Şeriati, “Din’e Karşı Din”).
Ali Şeriati, inananları ve dinle ilgilenmeyenleri sarsmaya şöyle devam ediyor: “Kör ve mutaassıp olan birinin okumadan, bilmeden ve anlamadan onu kabul edip iman etmesi mümkündür belki; ancak insaf sahibi bir aydın olarak sen açıp okumadan, düşünmeden ve anlamadan onu reddetme ve ona iman etme hakkına sahip olamazsın! Senin sandığının aksine, Kur’an’ın takipçileri onunla konuşmayı, ruhunu, fikrini ve sözünü bırakıp, şekline kulluk etmeye başladıkları günden itibaren, Müslümanlar hurafelere tapmaya başladı ve toplumsal gerileme, fikrî donukluk, dinî taassup, ilmî iktisadî ve siyasî gerileme ile karşı karşıya kaldı!”
Recep İhsan Eliaçık da, İslâmiyet’in özünden saptırılması konusunda şu çok anlamlı örneği veriyor: “Nasıl ki, diğer dinlerin görkemli tapınakları, din adamları sınıfı ve kendilerine özgü dinî kıyafetleri, tütsülü, buhurlu ayinleri, kutsal gün ve geceleri, mucizeleri, kehanetleri v.s. varsa, İslâm da bu dinlerden biri olduğuna göre, onda da bunlar var, hattâ olmak zorunda! Böyle düşünenler, İran Kisrası’nın karşısına çıkan sahabenin ‘Baldırı çıplak çöl bedevileri, sarayıma kadar niye geldiniz’ sorusuna verdiği, ‘insanları dinlerin zulmünden ve krallara ibadetten (onlara kulluk ve kölelik yapmaktan) kurtarmaya geldik’ cevabından bir şey anlamazlar. Çünkü bunu söyleyen sahabenin dilindeki ‘din’ ve ‘ibadet’ hiç de bizimkine benzemiyor. Tapınmak başka, ibadet başka şey” (“Yaşayan Kur’an”, s. 133)!
Tabiî, bunu anlayabilmek için, önce Kur’an’ın, güvenilir bir tefsirini okumak gerek. Ne acıdır ki, Şeriati’nin de açıkça ifade ettiği gibi, halkımız okumadan, anlamadan ve bilmeden Kur’an’a iman etmekte; aydınlar da, okumadan, -halkın afyonu hâline getirilmiş şirk dinine bakarak- Kur’an’ı reddetmektedirler! Hâlbuki, açıp okusalar, halkla bir gönül köprüsü kurmalarını sağlayacak olan Kur’an’ı Kerim’in öngördüğü kamucu düzene hayran olmamaları mümkün değil!
Kur’an’daki adaleti, paylaşmayı, dayanışmayı buyuran onlarca ayetten söz etmeyeceğiz. Kasas suresi 5. ayete bakınız: “Biz istiyoruz ki, yeryüzünde güçsüz düşürülenlere armağan verelim, onları önderler yapalım ve onları mirasçılar yapalım.” Ya Fussilet suresi 10. ayet: “Ve O, yeryüzünün içinde sabit dağlar yerleştirdi. Orada bereketler meydana getirdi. Orada araştırıp isteyenler için eşit olarak rızıkları dört evrede ayarladı.”
Diyanet’in 2012 tefsirinde, bu ayet şöyle tefsir edilmiş: “Allah’ın, bütün yarattıklarının ihtiyacını karşılayacak ölçülerde var ettiği nesneleri, bazı fert ve grupların tekellerine almalarının veya israf ve ihtikârın yasaklandığı; infakın emredildiği” yazıyor!
İlâhiyatçı Süleyman Yıldırım’ın, Ahzab Suresi 4. ayeti şu tefsiri, Müslümanlığın nasıl bir kamucu hayat tarzı öngördüğünü bize göstermektedir: “…İslâm toplumu kuvvet kazanma yoluna girmişti. Refah artışı olmuştu. Peygamberimizin eşleri de bu refahtan yararlanmak istediler. Hz. Peygamber yaşadığı sade hayattan ayrılmadığı gibi, ev halkının da bu prensibe sadık kalmalarını istiyordu. O, kendisinin ve ailesinin geçim seviyesinin, ‘Yoksul Müminlerin’ hayat standardından yukarıda olmasını hiç uygun bulmadı. Dolayısıyla dünya refahını tercih edecek eşlerinin, kendisiyle yaşamaktan vazgeçmeleri gerekiyordu. Onları bu hususta serbest bıraktı. Onun, bütün Arap yarımadasına hükmettiği sırada bile, yaşadığı bu sade hayat ve eşlerine karşı olan bu tutum O’nun ruhanî ve manevî faziletlere, Rabbine ve âhiret mutluluğuna nasıl kuvvetle bağlı olduğunun somut delilidir.”
Müslümanlar, önce Peygamberimizin saraylarda yaşamadığını, en yoksul müminin seviyesinde bir hayatı tercih ettiğini öğrenmelidirler. Peygamberimiz, ‘itibarda tasarruf olmaz’ gibi bir anlayışa sahip değildi. Refahın, toplumun bütün katmanlarına yayılmasından yanaydı. Bu anlayış, günümüzdeki Sosyal Devletin ta kendisidir.
Müslümanların temel sorunu, Kur’an’ı Arapça okumakta ve ezberlemekte ısrardır. Kur’an’ın niçin Arapça indirildiği hakkında birçok ayet var. Meselâ İbrahim Suresi 4. ayet bunlardan biridir. Bu ayette şöyle buyruluyor: “Biz her peygamberi, kendi milletlerinin lisanı ile gönderdik; ta ki, onlara hakikatleri açıklasın.”
Ne var ki, yüz yıllarca, Arapça, kutsal bir din kabul edilerek, Kur’an’ın Türkçeye çevrilmesi önlenmiştir! Vatanı düşman işgalinden kurtaran Atatürk, Kur’an’ı Türkçeye çevirterek, Müslüman milletimizin zihinlerini de, şirk dininin işgalinden kurtarmak istemişti.
Peki, Kur’an’ın Türkçesini nasıl okumalıyız? Recep İhsan Eliaçık, Kur’an tefsirinde bu konuda şu aydınlatıcı açıklamayı yapmış: “…Şu an, biz bu metni o ortamdan alıyor, bu ortama getiriyoruz. Bu metni ortaya çıkaran arka plân ise tüm aktörleriyle birlikte orada kalıyor, çünkü hepsi tarih oldu. Demek ki, sadece metni, içinde doğduğu çağın (ortamın) göğsünden sökercesine alıp buralara getirmek pek bir anlam ifade etmemektedir. (…) İşte bu nedenle, nüzul ortamından uzaklaştıkça ‘Tanrı ne dedi’ den öte, ‘Ne demek istedi?’, ‘Hangi sorunu çözmek için böyle dedi?’, ‘Bugün aynı sorun yaşanıyor mu?’, ‘Bugün için ne anlam ifade ediyor?’ gibi sorular kaçınılmaz olmaktadır.”

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu girin!
Lütfen adınızı buraya girin